Partisinin, ABD’ye, AB’ye ve tabii ki NATO’ya tam bağımlılığı, onların düşmanları olan komşularımıza karşı ise “kraldan çok kralcılık” olarak da adlandırabileceğimiz şekilde, koşulsuz düşmanlığı esas alan dış politika anlayışını 12 maddede özetleyen Babacan’a göre, tam bağımsız ülke olmanın yolu, devletlerden değil, şirketlerden “itibarlı” şekilde borçlanmaktan geçiyor.
Şaşırmayın, Anberin Zaman’ın yere göğe sığdıramadığı Selin Sayek Böke’nin, “Hem Babacan hem de Şimşek, ekonominin teknik gücünü siyasete en iyi şekilde taşıyan siyasetçilerdi” diyerek övdüğü Babacan’ın, 12 maddelik reçetesinin, 11. Maddesi tam olarak şu şekilde; “Devletlere Borçlanma. Tam bağımsız Türkiye, ekonomisiyle güçlü, kimseye muhtaç olmayan, piyasalardan kendi itibarıyla ve gücüyle borçlanan Türkiye’dir.” Anberin Zaman, Selin Sayek Böke, Ali Babacan’dan oluşan bu övgü zincirine özellikle dikkat edilmesinde yarar olduğunu da ilave edip, devam edelim.
İzansızlık o derece tavan yapmış durumda ki, bu cümlenin neresinden tutacağını şaşırıyor insan.
Piyasanın, piyasayı oluşturan küresel şirketlerin, devletlerden bağımsız olduğu/olabileceği “varsayımına/iddiasına” dayalı bu “müthiş fikri” tartışmaya başlamak için öncelikle yapılması gereken şey “nedir bu piyasa” diye sormak.
En basit tanımıyla, mal değiş tokuşunun yapıldığı, arzın taleple buluştuğu, fiyatın oluştuğu yer diye tanımlamak mümkünse de, bahsettiğimiz şey para değiş tokuşu yani borç alış verişi olunca, ölçek de içerik de değişiyor. Bir tarafında, Londra, New York ve bu merkezlerin ikincil bağlantıları -Hong Kong, Dubai, Tokyo, Frankfurt, vb.- olan merkezlerde konumlanmış, yine çoğunluğu bu ülkelerde kurulu şirketler eliyle küresel para ve mal ticaretini kontrol eden ve piyasa severlerce “yatırımcı” diye adlandırılan şirketlerin -yatırım bankaları, reyting şirketleri, vatandaşın parasını özellikle emeklilik birikimlerini kullanan fonlar, vb.-, diğer tarafında ise paraya ihtiyaç duyan -ayağını yorganına göre uzatmak istemeyen- ulus devletler, yerel yönetimler ve şirketlerin olduğu bir küresel pazardan bahseder hale geliyoruz.
“Meşruiyetini”, kendi koydukları ve tüm dünyaya egemen kılmaya çalıştıkları -bazen darbeyle, bazen döviz ve hükümet krizleriyle ulus devletleri ikna ettikleri/ikna olmaya zorladıkları- 1989 tarihli 10 maddelik Washington Uzlaşısından -başlangıcı 1972 tarihli, doların altın standardının ABD’nin tek taraflı bir kararıyla kaldırılmasına dayanan- alan tek kutuplu dünya düzeni zorlamasının başrol oyuncusu. Dini milliyeti olmadığı söylenerek siyaseten meşru kılınmaya, arkasında siyasi bir gücün/siyasi bir zorlamanın olmadığı algısı yaratılmaya çalışılan bir küresel tefecilik ağı.
Özel mülkiyeti en kutsal insan hakkı olarak kabul eden, hükümetleri “mali disipline” zorlayan, kamu harcamalarının – özellikle sosyal devlete ilişkin olanlar ve ulusal ekonominin gelişmesi amaçlı destek/sübvansiyon ve yatırımlar- azaltılmasını, kamu kaynaklarının özel sektörün iş yapabilmesini sağlayacak mali ve teknik altyapının hazırlanmasına harcanmasını öngören, kamu varlıklarının ve kamu işletmelerinin özelleştirilmesini/piyasalaştırılmasını zorunlu kılan, ulus devletlerin mal ve para ticaretini engelleyecek düzenleme yetkilerinin ortadan kaldırılarak ticaretin -para, hizmet ve mal- koşulsuz serbestleştirilmesini ve faizin “piyasada” belirlenmesini -bağımsız merkez bankaları bunun için var- olmazsa olmaz koşul kabul eden bir “uzlaşı”.
“Gelişmiş piyasalar ya da yeni nesil sömürgeci ülkeler birlikteliği” olarak da adlandırabileceğimiz G7 ülkeleri tarafından oluşturulan ve “kurallara dayalı küresel sistem” adı altında dünyaya dayatılan, yukarıda kısaca saydıklarım dışındaki tüm siyasi/ekonomik politika önermelerini, gayrimeşru gören, amacı mali ve sonuç olarak siyasi bağımlılığın küreselleştirilmesi, silahı ise karşılıksız para yaratarak ihraç etmek yani borçlandırma olan bir büyük işgal planı. Sosyalizmin, devletçi ya da karma ekonominin en ufak fikri ya da fiili kalıntısına dahi tahammülü olmayan, 24Ocak-12 Eylül 1980 çifte darbesinin, Arap Baharlarının, Renkli Devrimlerin altında yatan, kendisi dışında tüm siyasi ve ekonomik düşünceleri gayri meşru gören siyasi tekelciliği, “liberal demokrasi” diye adlandırarak dünyaya zorlayan bir dayatma.
Ya da, Babacan’ın devletlerin itibarının göstergesi saydığı borçlanmanın adresi. Ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi bağımsızlık olmaz diyen Atatürk düşüncesinin yanından dolaşmak için icat edilmiş bir kılıf. Birlikte reklam programı yaptığı Cevdet Akçay’a “Tam Bağımsızlık, ne demekse tam bağımsızlık! Bu dünyada tam bağımsız neresi varsa!” dedirten, ABD’nin Irak işgalinde asker karşılığı para pazarlığı yapan bir iki yüzlülük. Ülke varlıklarını babalar gibi satacağını söyleyen Unakıtan’ın Maliye Bakanı olduğu dönemde, Ekonomiden sorumlu bakan olan zatı muhteremin “tam bağımsızlık” anlayışı.
Washington Uzlaşısını gerçekleştirenlerin dahi, günümüzde reddetmek zorunda kaldıkları yada öyle göründükleri küresel işgal planına koşulsuz destek ya da IMF’nin talebi üzerine aldığı bir kararla, Pakistan’ın ulusal varlıklarını satışa çıkaran Şahbaz Şerif’in bağımsızlık anlayışının bizdeki versiyonu.
Yerseniz!
Kaynaklar:
Babacan’ın ‘itibarlı dış politika rehberi’: AB rotasında yürü
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/365374
https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/babacan-kredi-26-30-milyar-olabilir-130296, https://www.youtube.com/watch?v=tBsTDKPB6bc&ab_channel=TarihUnutmaz
https://www.mahfiegilmez.com/2019/09/bagmszlk-nedir.html
https://morningexpress.in/urgent-sale-of-state-assets-from-the-cabinet-in-pakistan/
Acı olan Türkiye için seçenek olduğunu savlayanların emperyal tutkusu. Borçalnamanın önüne nasıl geçeriz sorusuna yanıt aramak yerine biz daha fazla borcu daha iyi koşullarda buluruz bağımlılığı.
Adının altında ekonomist yazıp da küresel sisteme çomak sokmak isteyen bir tane adam var mı acaba, yalnızca bobocan mı?
I. ve 2. Dunya savaslarini cikaran emperyalist sistem sirketlerin konrolundeki devletler tarafindan cikarildi. 3. yu de cikarmak icin ellerinden geleni yapiyorlar,emperyalizm savas demektir.Babacan, insanlik ve Turkiye nin dusmanidir. O masadan da insanliga ve Vatan’a bir iyilik cikamaz.
Milliliğin zerresi düşmemiş bunların payına. Günümüz dünyasında hükümetleri, IMF’yi, WHO’yu, medyayı, her şeyi, özel hayatımızı, tüketim alışkanlıklarımızı, kültürü, sanatı şirketlerin yönettiğini bile bile şirketlere borçlanacağız diyebilmek küresel efendilere teslimiyetin ifadesidir. Bunları altılı masaya çağıran Kılıçdaroğlu ve Akşener’e en derin saygılarımı sunuyorum!!!!