Mehmet Kenan Yelken
Mehmet Kenan Yelken
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Diğer
  4. Atatürk ve Türkiye’de modern arkeolojinin doğuşu

Atatürk ve Türkiye’de modern arkeolojinin doğuşu

Mehmet Kenan Yelken yazdı

Merhabalar

Geçen haftaki “merhaba” yazısını saymazsak Veryansın’daki bu ilk köşe yazımın ana konusu, tabii ki, bana bugün burada, özgür bir ülkede, kendi anadilim ile görüşlerimi ve düşüncelerimi yazma olanağını veren Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK ile ilgili olmak zorundaydı.

Bu nedenle de ilgi alanım dahilinde konuyu “ATATÜRK ve Türkiye’de Modern Arkeolojinin Doğuşu” olarak belirledim.

Şimdi hep birlikte genel hatları ile bu konuyu ele alalım.

Bugün en basit anlamda “Kazı Bilimi” olarak tanımlanan arkeoloji, eski Yunanca’da arkhaios=eski, logos=bilim kelimelerinden ortaya çıkan “Eskinin Bilimi” olarak tanımlansa da bunun “eskinin bilinmesi ve bugüne uyarlanarak günümüzün anlaşılması” olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Prof.Dr.Mehmet ÖZDOĞAN’ın belirttiği gibi “Avrupalılar, Rönesans’ın getirmiş olduğu yeni düşünceler yardımı ile Orta çağ karanlığı öncesinde görkemli bir Avrupa olup olmadığını, Tevrat ve İncil’de geçen yerlerin var olup olmadığını, Roma ve Germen İmparatorluğu’ndan ayrılan halkların, daha önce ulus halinde var olup olmadığı üzerine düşünmeye başlamışlardır”.

15 ve 16.yüzyıllarda daha çok eski yapıt koleksiyonculuğu şeklinde başlayan kazılar bu düşüncelerin ortaya çıkması ile 19.yüzyılda bir bilim olan arkeolojinin doğmasına yol açmış, Mezopotamya, Mısır, Yunan, Roma gibi birçok uygarlığın beşiği olan “uygarlıklar ülkesi Anadolu”, Avrupalı gezginlerin dikkatini çekmeye başlamıştır.

Osmanlı’nın arkeolojiye karşı duyarsızlığı yabancı bilim adamları ve mezar soyguncuları için büyük bir fırsat oluşturmuş ve diğer devletler Osmanlı toprakları üzerinde izinli kazılar yapmaya başlamışlardır. Bu kazıların hemen hepsi, bulunacak eserleri yurtdışına kaçırma amacı ile yapılmıştır ve birçoğu da bu amaca ulaşmıştır.

1869 yılında yayımlanan ancak 1874 yılında genel kabul gören Asar-ı Atika Kanunu söz konusu yağmanın önüne geçemediği gibi arkeolojik hırsızlığın daha da artmasına neden olmuştur. Kaplumbağa Terbiyecisi tablosu ile bilinen ve ilk profesyonel arkeolog olarak tanımlanan Osman Hamdi Bey’in atandığı görevlerdeki çabaları da arkeolojinin hak ettiği değeri görmesini sağlayamamıştır.

ATATÜRK’ÜN ARKEOLOJİ’YE OLAN İLGİSİ

 width=

Atatürk Alacahöyük kazılarında (1935)

Modern Türkiye arkeolojisinin temelleri Cumhuriyet Dönemi’nde ATATÜRK tarafından atılmıştır. O’nun 1931 yılında Konya’dan Başbakan İsmet İNÖNÜ’ye çektiği telgraf, bu yönde atılmış en önemli adımdır. Ulu Önder telgrafında şunları söyler: “Memleketimizin her tarafında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan kadim medeniyet eserlerinin ileride tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap hale gelmiş olan abidelerin muhafazaları için müze müdürlüklerine ve hafriyat işlerinde kullanılmak üzere arkeoloji mütehassıslarına kat’i lüzum vardır.”

“Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız” diyen Ulu Önder’in tarihe olan merakı ve bu alandaki geniş bilgisi herkes tarafından bilinmektedir. Askeri okul yıllarından itibaren bu alanda kendini yetiştiren ve geliştiren Mustafa Kemal, doğal olarak tarih ile birlikte arkeoloji alanında da araştırmalar yapmış ve buradan elde ettiği bilgileri zekâsı ile birleştirerek bir deha olarak ortaya çıkmıştır.

Bir Doğu-Batı savaşı olan Truva’nın geçmişini çok iyi bildiği için, Çanakkale Muharebesi öncesinde; Büyük İskender’in MÖ 334’de çıktığı Doğu Seferi’ne sırasında izlediği yolun keşfini yaparak Morto Koyu’ndan (aynı Büyük İskender’in yaptığı gibi ancak daha küçük bir tekneyle) karşıya Anadolu kıyılarına çıkarak bu harekatın detaylarını çözmeye çalışmış, Pers İmparatoru Ksersek’in Yunanistan’ı fethetmek maksadıyla MÖ 480 yılında 674 gemisi ile Çanakkale Boğazı’na ilk köprüyü kurarak karşıya geçirdiği yer olan Sestos ile Anadolu yakasında bulunan Abidos arasını da özel olarak incelemiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİ’NDE ARKEOLOJİ ALANINDA YAPILANLAR

Atatürk, yeni devletin güçlenebilmesi için geçmişini bilmesi gerektiğine inanmış ve buradan hareketle tarih ve arkeolojinin birer bilim dalı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulmasını sağlamıştır. Bu kapsamda yapılan çalışmalar şu şekilde özetlenebilir:

– Daha Kurtuluş Savaşı devam ederken TBMM’nin açılışından sonra 9 Mayıs 1920 tarihinde teşkil edilen hükümette yer alan Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak Türk Asar-ı Atika (Eski Eserler) Müdürlüğü kurulmuştur.

Bu müdürlüğün Kültür Bakanlığı’na değil de Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak hayata geçirilmesi ile yine Ulu Önder’in uzak görüşlülüğü sayesinde bugün yaşanmakta olan eğitimin kültürden ayrılmasının, bunların bir gelir kapısı haline getirilmesinin, kültürün turizm ile anılmaya başlanmasının ve bu şekilde kültüre sadece turistik açıdan bakan bir anlayışın önüne geçilmesinin engellenmesi amaçlanmıştır.

– Yurt dışına antropoloji ve arkeoloji öğrenimi için öğrenciler gönderilmiştir. Seçimlerin sınavla yapılmış olması yeni hukuk devletinin eşitlikçi yaklaşımının da bir göstergesidir. Atatürk’ün “Sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum. Dönüşünüzde birer meşale olacaksınız” dediği bu gençlerden arkeolojinin gelişmesine katkı sağlayan bilim insanlarına örnek olarak Ekrem AKURGAL, Afet İNAN, Rüstem DUYURAN, Sedat ALP, Afif ERZEN, Jale İNAN, Suat Yakup BAYDUR ve Remzi Oğuz ARIK’ı verebiliriz.

– Cumhuriyet Dönemi’nde TBMM’de çıkarılan Müzeler ve Rasathane Teşkilatı Kanunu, Müzelerle Ören Yerlerini Ziyaret Edeceklerden Alınacak Ücretler Hakkında Kanun, Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun gibi yasal düzenlemeler doğrudan arkeoloji ile ilgili olmuştur.

– Hilafetin kaldırılması Kanunu’nun 9.maddesinde Osmanlı hanedanından kalan tüm taşınmazların ve eserlerin Türk milletine ait olduğu belirtilmiştir.

– Türk Ceza Kanunu’nda yapılan düzenleme ile mezar soyguncuları hakkında yasal işlem yapılacağı hükme bağlanmıştır.

– Yerli ve yabancı arkeologlar tarafından birçok yerde kazılara başlatılmıştır.

– 3 Nisan 1924 tarihinde Topkapı Sarayı müzeye dönüştürülmüştür. Bu müze, Cumhuriyet Dönemi’ne ait ilk müzedir. Atatürk’ün ölümüne kadar açılan diğer müzelerden bazıları ise; 1922 yılında Türk İslam Eserleri Müzesi, 1923 yılında Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Edirne Müzesi ve Antalya Müzesi; 1924 yılında Adana Müzesi ve Bergama Müzesi; 1925 yılında Ankara Etnografya Müzesi; 1934 yılında Ayasofya Müzesi ve 1937 yılında İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’dir.

– 1925 yılında “İnsanlar arasında Türk ırkının layık olduğu yerin belirlenmesi” amacıyla Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi açılmıştır.

– 28 Nisan 1930 tarihinde düzenlenen Türk Ocakları’nın VI. Kurultayı’nda Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti teşkil edilmiş, bu kurumun adı Atatürk tarafından 1935 yılında Türk Tarih Kurumu olarak değiştirilmiştir. Kurumun yeni adı ile ilk görevi, liseler için tarih ders kitabı hazırlamak olmuştur. Atatürk, mirasının yarısını bu kuruma bağışlamıştır.

– Atatürk’ün kendi şahsi bütçesinden yaptığı maddi katkılar ile Ahlatlıbel ve Alacahöyük’te ilk arkeolojik kazılar başlatılmıştır. Ahlatlıbel’in ilginç özelliği ise, başlangıcından itibaren bir yıl boyunca bir ilerleme kaydedilemeyen kazıların, Atatürk’ün bizzat işaret ettiği bölgeye kaydırılması ile asıl arkeolojik alana ulaşılmış olmasıdır.

– 12 Temmuz 1932’de Türk tarihinin en eski çağlara dayandığını ve Türk dilinin dünya üzerindeki en eski dillerden birisi olduğunu ortaya koyacak bilimsel çalışmalar yapmak ve bunları dünyaya ilan etmek için Türk Dil Kurumu kurulmuştur.

– Türk milleti hakkındaki araştırmaların Türk insanı tarafından yapılması amacı kuruluş yasası 14 Haziran 1935 yılında TBMM tarafından kabul edilen Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, 9 Ocak 1936 tarihinde açılmıştır. Bunu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Arkeoloji Kürsüsü ve Enstitüsü izlemiştir.

– İlki 2-11 Temmuz 1932’de olmak üzere Türk Tarih Kongreleri düzenlenmiştir. Atatürk sağlığında birinci kongre ile 20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında düzenlenen ikinci kongreye bizzat katılmıştır. Bu kongreler halen devam etmektedir.

ALBERT EINSTEIN’IN MEKTUBU

Nazi Almanya’sından kaçan Musevi bilim insanlarının kaçtığı yer Anadolu toprakları ve Atatürk’ün kurduğu yeni ve aydın Türkiye Cumhuriyeti olmuştur.

Bu kapsamda Albert EINSTEIN, 17 Eylül 1933 tarihinde Atatürk’e “Sadık hizmetkarınız olmaktan onur duyarım” diyerek bitirdiği mektubunda, özel olarak seçtiklerini bildirdiği40 bilim insanına sahip çıkılmasını istemiştir.

 width=

Mektup İsmet İNÖNÜ tarafından incelendikten sonra Millî Eğitim Bakanlığı’na iletilmiş ve bakanlık tarafından “Bugünkü şartlara göre kabul edilmesine imkân yoktur” şerhi ile reddedilmiştir. Ancak Atatürk’ün devreye girmesi ile kısa süre sonra çok sayıda bilim insanının ülkemize gelmesi sağlanmıştır.

SONUÇ

Atatürk Fuat KÖPRÜLÜ’nün 1923’te yayınladığı “Türk Tarihi” adlı eserini okuduktan sonra kendisine hitaben yazdığı mektubunu “……….. müteakip kitaplarınızın intişarına intizar ederim efendim” diye bitirmesi O’nun bilime ve bilim insanlarına verdiği değeri en iyi şekilde göstermektedir.

Bugün bile kazılarda elde edilen bulgu ve buluntuların politik amaçlarla kullanılarak gerçeklerden uzak bir şekilde yorumlanması ve dolayısı ile tarihin çarpıtılması söz konusudur. Ancak kurduğu yeni bir ülke ve devlet için tarih bilinci oluşturmaya çalışan Ulu Önder, bu çabaların gerçekçi bir zeminde yapılması gerektiğini de “Her şeyden evvel kendinizin dikkat ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağını tetkiklerde her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız” diyerek ilim insanlarına da yol göstermiştir.

Atatürk’ün önderliği, öncülüğü ve girişimleri ile Cumhuriyet Dönemi’nde başlatılan ve yürütülen arkeolojik çalışmalar sonucunda, tıpkı Mezopotamya ve Mısır’da olduğu gibi Anadolu’nun da bir kültür merkezi olduğu ve uygarlıkların hemen hepsine beşiklik ettiği ortaya çıkmıştır.

Elde edilen bulgular, Anadolu ile Orta Asya’nın ortak bir kültüre sahip olabileceği düşüncesini yaratmıştır ve her yeni kazı ile ortaya çıkarılan bulgular, bu tespiti kuvvetlendirmekte Ulu Önder’in “Anadolu en az yedi bin yıllık Türk beşiğidir” tespitinin ne kadar doğru olduğunu dost düşman herkese ispatlamaktadır.

Sevgiyle kalın.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. Hoşgeldiniz, sizi günlük yazılardada takip etmek çok güzel.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!