Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
Apo şeytanını Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne konuşmak üzere çağırmakla ilk tercüme yapılmış oldu. MHP, bu çağrısıyla, esasen ‘Türk kimliğinin kendi tekelinde bulunmadığını daha doğrusu, Türklüğün siyasal bir partiyle temsil edilemeyeceğini” itiraf etmiş oldu. Başka türlü dersek, Türklük bir partiyle sınırlandırılamayacak ve tanımlanamayacak kadar aşkın (transandantal) bir kavramdır; 85 milyonu “bir millet” haline getiren bu kapsayıcı kimlik, Apo şeytanının çağrılmasıyla bir partinin tutsağı olmaktan kurtulmuştur.
Bu çağrı aynı zamanda Türk milletinin ontolojik temelini bir partinin siyasal gel-gitleriyle örselenen heveskar ideolojik bir metaya dönüştüremeyeceğini gösterdi. Dahası bu çağrı, MHP’nin Türk milliyetçiliği iddiasını boşa çıkardı; parti dışındaki eski MHP’lilere reva görmediği yaklaşımı bebek katili ve tayfasına layık gördüğünü de tarihsel belleklere kazıdı.
DEM nasıl ki “Kürt”ü temsil etmiyorsa, MHP de “Türk”ü temsil etmediğini böylece ilan etmiş oldu. Ortaya çıkan sonuç, aslında daha önceden bildiğimiz ama kanıtı bu çağrıyla tescil edilmiş bulunuyor. Olması gereken oldu; çok da iyi oldu. Çünkü Kürt’ü ve Türk’ü temsil etme iddiası, Cumhuriyet’in herkesi birleştiren, her bir ferdini içeren ve eşitleyen laik, sosyal bir hukuk devleti rejimi olduğu gerçeğine taban tabana aykırıdır. Her iki parti aynı çağrıda derin bir uzlaşı içinde buluşarak bu salt teorik temsil tiyatrosunun daha fazla sürdürülemeyeceğini birlikte kavramış görünüyor. Ancak bu durum onların uslandıklarını değil, çıkmaza girdiklerini gösteriyor. Bu çıkmazdan kurtulmak için “doğal kavrayış ve uzlaşı” ile teorik temsilin “pratikte demokratik siyaset ve hukuki boyut” söylemleriyle ikinci bir yöntem uygulamaya konuluyor.
Güney Doğu’da Hüda Par, İslam dinini en olmadık, en vahşi ve en cahilce yorumunu havale ettiği Hizbullah bağlantısıyla ile Kürt kökenli yurttaşlardan beklediği desteği bulamadı. Din istismarı en kaba ve ilkel biçimde hem de şeriatçılık adı altında bu parti ve iltisaklı olduğu Hizbullah tarafından bölgedeki yurttaşlarımıza dayatıldı; cinayetler işlendi, kadınlara insanlık dışı baskılar uygulandı ve halka korku salındı ama yine de din istismarı bölgede tutmadı. Bu kez de “her ne kadar din diyorsak da Kandil’le aynı yerdeyiz” demeye varacak müşterek çalıştaylar (örn. Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı vb.) düzenleyerek dini etnik bölücülüğe alet etmekte ve nihayetinde PKK’nın oluşturduğu bölücü çevreyi “ortak emel” doğrultusunda sahiplenmektedir. Ayrıntılar için “Kuş mu Deve mi” başlıklı yazıma bakınız. Artık Hüda Par ile bölücü örgüt için hedef de, hedef kitle de aynıdır: İlki din maskesiyle, ikinci sözde barış ve demokratik toplum gibi Marksist söylemiyle etnik bölücülük yapmaktadır.
Apo şeytanının çağrı metnine doğrudan katılan bu aktörlerden başka, bebek katilinin tercümanı olanlar vardır. Metin yazarları aynı safta yer almıştır.
“Fonksiyonsuz Saçmacılara” yönelik eleştiriler yerindedir ancak eleştiri yapanlar, “dinime küfreden bari müselman olsa” dedirtecek yaman bir ruh ve zihin karışıklığından mustarip tercümanlar cümlesindendir. Hem şeytanı meclise çağır hem de şeytanlık yapıyorsun diye sızlan. Tercümanların hali pür melali bu olsa gerek.
Fonksiyonsuz saçmacılar”, Apo şeytanının önünde koşup meş’um çağrı metnindeki her satırı özenle tercüme ve tefsir görevini gönüllü üstlenerek “barış ve demokrasi kahramanını”nın müjdecisi olmak ve görevden vazife çıkarmak için öne atılıyorlar.
Bu fonksiyonsuz mütercimlere göre vatandaşlık tanımı değişmeli imiş. Tüm dertleri, bu tanımdan “Türk”ü çıkarıp 85 milyonluk koskoca bir milleti adsız, kimliksiz, kişiliksiz ve yönsüz bir karanlığa mahkum etmektir. Atatürk’ün, “Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı gözetilmeksizin, vatandaşlık itibarıyla Türk denilir” tanımı, Türk’ü bütün dinsel, ırksal, kültürel ve bölgesel farklılıkların ötesinde ve ama tümünü vatandaşlık şemsiye altında kapsayan, kavrayan ve içeren bir tanımdır. Ne var ki bu tanım, Türk’ün kendine özgü köklü bir ırk olmasına mani olmadığı gibi, gayri Türk olup ülkesi, milleti ve devletine gönülden bağlılık duyan her yurttaşı içerek ırklar ve mezhepler üstü bir kuşatıcılığa sahiptir. Bu kapsam ve kuşatıcılık, Apo şeytanı ve tercümanlarının sandığı gibi, “bin yıllık beraberlik”in öyküsünden çok öte bir anlam taşır ve Türk kavramı emperyalizm tarafından örselenmekle etnik bir ada indirgenemez. Türk milleti, bin yıllık beraberlik gibi görünüşte masum ama tarihsel açıdan gerçek dışı kısa bir maziyle sınırlandırılamaz. Başka bir deyişle, Türk milletinin tarihi binlerce yıllıktır. Apo şeytanı’nın “Kürt-Türk ilişkileri, 1000 yılı aşan tarihler boyunca Türkler ve Kürtler…” savı, “Müslüman olmayan Türk insan değildir” (Y. Ağıralioğlu), şeklindeki densiz sözlerle Türk’ün Anadolu’daki ve hatta dünyanın çeşitli yerlerindeki varlığını 1071 Malazgirt Zaferiyle başlatan zihniyetle ve nihayet, Türk-İslam sentezi mantıksızlığıyla paralellik içinde olduğunu dillendirmektedir. Maksat, Kürt-Türk kardeşliğini vurgulamaktan çok, iki ayrı millet, iki ayrı cephe imiş gibi gösterip elinin kanıyla tekrar “barış ve demokrasi” getirecek “kahraman” rolünü almaktır. Kürtler Türk milletinin zaten doğal bir parçasıdır; parçayı terör ve tedhişle ayırıp sonra da kardeşlikten dem vurmak, olsa olsa 50 bin şehidimize mal olan bir terör ele başının şark kurnazlığı olabilir. Tavşana kaç, tazıya tut misali kurgulanmış bir tuzakla karşı karşıyayız.
“Fonksiyonsuz kifayetsizler”, Türk Milleti’nin etnik ve mezhepsel kamplara bölünmesine yol açacak her türlü sınırı zorlamaktan geri durmuyor. Sözüm ona bu milletin Kürtler, Türkler, Süryaniler, Abazalar, Çerkezler… gibi unsurları varmış. Varsa ne olacak? Kafatasçı ırkçılığın dik alası değil midir bu ayrım? Bu unsurlar arasında sanki çatışmalar varmış gibi doğal birtakım farklılıklar, her kafadan bir sesin çıkacağı iç çatışmaları kışkırtan sözde hak arayışları gibi gösterilmektedir. Ne şimdi, her etnik topluluğa, her gruba, mezhebe veya kafatasına göre hak mı icat edilecektir? Devlet, siyaset ve ahlak deneyimi olmadıkça bu saçmalıklar Türk Milleti’nin gündemini meşgul edecektir. Felsefe kültürü yoksunluğu, her yurttaşı eşit biçimde kapsayan genel yasa ve ilkeleri, öznel yorumlara tercih edilmesine yol açmaktadır. Oysa bir milleti yöneten yasa ve kurumlar genel geçerdir ve hiçbir etnik kökene, mezhebe ya da bölgeye göre yorumlanamaz.
Diğer yandan, “etnik kimliği öne çıkarmama” tavsiyesinde bulunuyorlar. Yani bir yandan koskoca Türk kavramını, etnik bir gruba indirgeyerek Anayasamızdan kaldırmayı önerirken, diğer yandan da Türk Milleti’nin doğal cüzleri olan etnik ve mezhepsel grupları adıyla soyadıyla tek tek sayıyor. Türk kavramı dışında bu sayılanlardan hiçbiri millet adını taşıyacak tarihsel, kültürel, dilsel ve bilimsel geçmişe ve milli birikime sahip değildir. Millet olmak ve devlet kurmak, fantastik romantik hayallerin işi değildir.
Nihayet tercümanlar ağızlarındaki baklayı çıkarıyor: Yeni Anayasa teşkili. Ve ilk dört, 66., 42. Ve bunlara bağlı bazı maddeleri şimdilik ucundan kenarından eleştirerek kökten değiştirmeyi hedef alan tercümeler. Şeytan Apo, yazdığı metinden önce tercümesini yapanlara çok şey borçlu olacak.
Fetö ‘nün eski kulağı kesik bir kısım gazetecileri, akademisyenleri ve bazıları yenilenen akildaneleri bu kurgunun önde koşan aktörleri olarak yine sahnedeki yerlerini almış bulunuyorlar. Fethullaçı Terör örgütüne methiyeler düzen, eleştirenleri Ergenekonculukla suçlayan ve FETÖ yoluna her şeyini feda eden aynı aktörler, öyle anlaşılıyor ki, şeytansız bir hayattan keyif alamıyor. Hemen, “FETÖ yoksa Apo var” patolojisiyle aynı övgüleri bu kez başka bir şeytana yağdırıyorlar. Apo şeytanı ne dediyse ne demek istediyse ve hatta neyi demekten şimdilik çekimser duruyorsa işte bütün bunları onun önünden koşarak tercüme edenler, aynı aktörlerdir. Bu tercümanlardan bir gazete, “Tülay Hatimoğlulları, Apo’nun çağrısı PKK dışındakileri de kapsıyor” açıklaması yaptı” başlığı atınca ilk akla gelen, DEM Eş Başkanı’nın, Apo’nun çağrısıyla ilgili demeci, PKK dışındaki KCK, PYD, PJAK gibi diğer terör örgütlerini de bağlar” açıklaması olmalı değil mi? Hayır, haberin ayrıntısı tam da bunun tersini anlatıyor. Bu çağrının gereklerini yalnız PKK değil hükümet, TBMM ve diğer aktörler de üstlenmeli” dendiğini öğreniyoruz. Başdanışman Uçum ise bizim bu başlıktan anladığımızı kastediyor ve diyor ki: Silah bırakma ve fesih, PKK terör örgütü dışında, sınırlarımız dışında bununla ilintili tüm terör örgütlerini bağlayıcıdır, bu çağrı hepsine yapılmıştır. Ne var ki muhatap alınan taraf, çağrının ısrarla yalnız PKK terör örgütü ile sınırlı olduğunu belirtiyor. Uçum’un haklı olmasını çok isterdim. Umarım haklı çıkar.
Sırrı gibi, Davudoğlu gibi, Yıldırım gibi tercümanlar şeytanın dediklerini zoraki poliyannacılıkla tefsir ve tercümeye devam etsin; bu meş’um çağrı metnini bir de biz tefsir edelim.
Metin, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyor. Bunu okuyan da Türkiye Cumhuriyeti’nin antidemokratik ve barışa karşı olduğunu sanır. Oysa bölücü ve dinci yapıların kaldırmak için can attıkları Anayasamızın ilk iki maddesi, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, Milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir”, diyor.
Apo şeytanı, sen ve destekçilerin, binlerce polisimizi, askerimizi ve yurttaşımızı şehit ederek yıkmaya çalıştığın Cumhuriyet’e mi demokrasi ve barış getireceksin? Bu maddelerde ifadesini bulan toplumsal huzur, barış, dayanışma, demokrasi ve adaleti terörle tahrip ederken sen, hangi barış ve kardeşliği inşa edeceksin? Terörle çiğnediğin insan haklarını dönüp yeni keşfediyormuş gibi aynı kafayla savunuyor görünmen seni temize çıkaracak mı sanıyorsun? Milli dayanışma bu maddelerle güvence altına alınmışken “toplumsal barış” teranesinin aldatmaca olduğunu Türk Milleti anlamaz mı sanıyorsun? Atatürk Milliyetçiliği feodal, aşiretçi, etnikçi ve mezhepçi tüm ayrımlaşmaların önüne set çekmişken, bu seti yıkarak nasıl bir barış ve demokratik toplumdan söz edebilirsin?
Apo şeytanında bunların yanıtını verecek ne iyi niyet ne kapasite ne de özgüven vardır. Metin baştan başa sübliminal ileti ve çarpıtmalarla doludur. Metin çok iyi analiz edildiğinde, onu lider belleyenler ile ondan medet umanlar en hafifinden nasıl da abesle iştigal ettiklerini anlayacaklardır.
Anayasamızın ilk dört ve onların müştemilatı olan diğer maddeler, bu sözde çağrı metnini boşa düşürmektedir. Cumhuriyetimiz, ilgili maddelerle hiçbir etnik, mezhepsel ve bölgesel farklılığı lehte ya da aleyhte bir imtiyaz veya mahrumiyet konusu olarak görmediğini açık-seçik ortaya koymaktadır. “Eşit vatandaşlık” kavramı dillere pelesenk olmuşken Şeytanın tercümanları zahmet edip de bu maddelerde bütün Türk yurttaşlarının zaten eşit yurttaş olduklarını ve bunun anayasal güvence altına alındığını çok açık bir şekilde görebilirler. Sorunumuz, eşit vatandaşlık değil, vatandaşların eşitliği ilkesidir ve anayasamız bu eşitliği zapt u rapt altına almıştır. Cübbeli vatandaşın kızını cübbesiz vatandaşların kızından daha “eşit” kılan, ne “Türklük”tür, ne de Cumhuriyet’tir; aksine “Türksüzlük” ve “Cumhuriyetsizliktir”. Kürt sorunu mu, o hiç değildir. Güldürmeyin. Onlarca vak’a sayabilirsiniz. Aslında hepsi de Anayasadaki ilgili maddelerin örselenmesinden kaynaklanmıyor mu? Kürt sorunu mu, güldürmeyin. “Eşit vatandaşlık” mı, alay etmeyin. Tam tersine, vatandaşların eşitliği sorunundan söz ediyorum.
Ceza ve ödülde, hukuk önünde bütün vatandaşların eşitliğini anayasal güvence altına alan Cumhuriyet rejimi, tarikat-cemaat, etnik kökencilik, mezhepçilik, aşiretçilik, kabilecilik ve bölgecilik gibi çağdışı ilkel yapılanmaların eşitliği bozan asıl nedenler olduğunu kesin bir dille ortaya koymuşken, Türk halkını önce ırklarına ve mezheplerine göre ayırıp kışkırtarak birbirine düşürmek ve ardından barış havarisi edasıyla demokrasi kahramanı kesilmek düpedüz bir şark kurnazlığıdır. Anayasamızın bu maddeleri, milli bir barış ve dayanışmayı savunurken “toplumsal barış” kadük bir savdan ibaret değil midir? Kafanızdaki toplum hangisi?
Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini, varlığını ve bekasını, Türk Milleti’nin varlığını ve bağımsızlığını hedef tahtasına oturtup emperyalistlerin Irak’ta, Lübnan’da, Suriye’de işledikleri cürümlerin yeni adresi olarak ülkemizi sıraya koyanların aktörleri ve tercümanları yedi kollu emperyalizmi Atatürk önderliğinde darmadağın etmiş Türk Milleti’ni süslü ama içi hinlikle dolu çağrı ile aldatamayacaklardır.
Apo şeytanının Kürt yurttaşlarımızın doğal lideri gibi sunulması devletin anayasal düzeni, Cumhuriyetimiz ve Türk milletinin bekası, milli barış ve huzur için en büyük tehlikedir.
Sözde çağrı metnini başka bir yazıda çözümlemeyi sürdüreceğim.