Ahmet Müfit yazdı…
Her ikisi de küresel ölçekli bankerlik şirketlerinden referanslı, piyasacılar, patron örgütleri ve muhalefetimiz dahil pek çok kesim tarafından “çok liyakatli” olarak değerlendirilen T. C. Merkez Bankası Başkanımız ve Ekonomiden Sorumlu Bakanımızın, şüphesiz ki birinci dereceden sorumlu Cumhurbaşkanı tarafından onaylı şekilde “rasyonel politikalara dönüş” adı altında uygulamaya koydukları kemer sıkma politikaları, orta ve dar gelirli toplum kesimlerini nefes alamaz hale getirmiş durumda.
Merkez Bankası Başkanı Gaye Erkan’ın 27 Temmuz tarihinde yapmış olduğu enflasyon sunuşunda söyledikleri esas alınırsa, kemer sıkma adı altında, vatandaşın boyuna geçirilmiş bu kementten uzun yıllar boyunca kurtulmak pek de olası gözükmüyor. Temmuz ayı enflasyon rakamları patlayınca, Bakan Mehmet Şimşek de enflasyon düşüşü için 2024 yılı ortasını yani bir yıl sonrasını işaret ederek, bir anlamda vatandaş kısa sürede bir rahatlama beklemesin mesajını net olarak verdi.
İkilinin söylemindeki bir diğer ortak nokta, “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” sloganının muhatabı, Turgut Özal’ı hatırlatır şekilde, ücret artışlarının ve emekli maaşlarının enflasyonun en önemli nedenlerinden birisi olduğunu bıkmaksızın tekrar ediyor olmaları.
Aslında bakarsanız ne yaptıklarında, ne de söylediklerinde yeni bir şey olmadığı gibi, bu gün karşı karşıya olunan sorunların çözümüyle de ilgisi yok. Borç parayla büyümeye dayalı ekonomi politikalarının kaçınılmaz sonucu olan “kriz”, içeriği, nedenleri saptırılarak ve boyutu şişirilerek, şirketlerin karlarını artırmanın ve toplumsal tepkileri bastırmanın ve en önemlisi 1980 ekonomik ve siyasi darbesi ile başlayan devletin deformasyonu operasyonunun devamını sağlamanın aracı olarak kullanılıyor.
Amaç, ucuz, sosyal maliyeti asgariye indirilmiş, sendikasızlaştırılmış, kamusal emeklilik hakkı olmayan, hatta güvencesiz emeğe dayalı, vatandaşların değil, şirketlerin egemen olduğu, köleleştirilmiş emeğe dayalı bir üretim üssü inşa etmek. 1980’de, 1994’de, 2001’de ülkemizde 2015’de AB ama özellikle o dönem AB’nin patronu olan Merkel’in baskısıyla Yunanistan’da yapılanların, ülkemize özel bir tekrarını izliyoruz. 2015’de Yunanistan’da çalışan ve emeklilerin reel gelirleri çok ciddi oranda azaltılıp, fiyatlar ciddi oranda arttığında, sosyaliyle, organize olanıyla medyamızın büyük bölümünün, “hak etti tembel Yunanlılar” diyerek bu kararları alkışladığını da sanırım hatırlamakta yarar var. Ne demişler, “gülme komşuna gelir başına”.
Yunanistan’da bu kararlar alınırken, vatandaşa söylenen şey, Avrupa’nın üretim üssü olacakları her şeyin düzeleceğiydi -üretim üssü olamadılar ama ABD’nin askeri üssü oldular-, bize söylenen de özde çok farklı değil. Bu kaçınılmaz önlemler alınır, emeğin hem çalışma hem de emeklilik dönemindeki maliyeti düşürülürse, Batının, tamamen siyasi gerekçelerle Çin ve Rusya’dan çıkmaya zorladığı batılı şirketlerin, aynı ucuz ve sosyal güvencesiz emek cenneti Endonezya ve benzeri ülkelere gittiği gibi, koşa koşa bizim ülkemize de geleceğini marifet gibi ifade ediyorlar. Gümrük Birliği Güncellemesi denilen, AB’ye karşılıksız egemenlik devrinin kapsamının genişletilmesi operasyonunun da bu konuyla bağlantılı olduğunu ilave edip devam edelim.
Ancak, vahşi emek ve çevre sömürüsüne evet demeniz, sosyal devleti resmen olmasa da fiilen bitirmeniz de tek başına yeterli değil. Batı kampından şirketlerin “üretim üssü” havucuyla ilgili olarak yapılmasını istedikleri şeyler sadece emeği ucuzlatmak, güvencesizleştirmek, çevreyi, doğayı her cinsten talana açmakla bitmiyor.
“Önlerini görebilmelerini” sağlamak yani “öngörülebilir olmanız” da gerekiyor. Öngörülebilir olmanın yolu ise, siyaset kurumunun ve tabii ki devlet yapısının, batı sermayesinin, dolayısıyla batının egemen devletlerinin sözünden çıkamayacak şekilde “yapısal reform” adı altında, yeniden yapılandırılmasından yani mevcut devlet yapısının dönüştürülmesinden/deformasyonundan geçiyor.
Deformasyonu sağlamanın “meşru” operasyon yöntemi ise 1980 darbesi sonrasında, 1994’de, 2001’de, AKP’nin ilk on yılında yapılana benzer şekilde, yapısal reform, AB Uyum Yasaları vb. konjonktüre uygun bir ad verilerek, ulusal egemenliği bizim adımıza kullanan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve “seçilmiş idare” eliyle “mevzuatın değiştirilmesi”.
Amaç “mevzuatın değiştirilmesi” olunca, operasyonun, siyasetin dönüştürülmesi, ideolojilerden arındırılıp, tek tipleştirilmesi, Baykal Komplosu, MHP Kasetleri vb. gibi aşina olduğumuz yol ve yöntemlerle, yoldan çıkanların tekrardan yola getirilmesi ile başlaması kaçınılmaz oluyor. Siyaset dönüştürülüp/tekrardan yola sokulup, adı ister sağcı, ister solcu, çevreci ya da dinci olsun tüm partiler ekonomi ve küresel düzen konusunda aynı hizaya getirilince, Anayasa dahil yasalar meclis tarafından yapıldığı için, devleti dönüştürmek/deforme etmek için en gerekli araç olan meclis çoğunluğu da dönüştürülmüş, dönüşüm için gerekli kullanışlı araç elde edilmiş oluyor doğal olarak.
Sıra da, “demokratikleşme”, “darbe anayasasından kurtulma” adı altında, tüm mevzuatların anası, referansı olan, devlet yapısının esasını oluşturan toplumsal sözleşmenin yani Anayasa’nın değiştirilmesi, “çağa uydurulması” aşamasına geliyor.
Üniter devletin, laiklik ilkesinin sözde korunur gibi yapılıp fiilen ortadan kaldırıldığı, ekonomik bağımsızlığın ise hem fiilen hem de resmen ortadan kaldırılacağı bir anayasa değişikliğinden, ekonomik olarak yabancının parasına, aklına/bilgisine bağımlı, demokrasi adı altında etnik ve dini kimlikler esası üzerinden bölünmüş bir ülke üretme sürecinden bahsediyorum.
Ekonomik ve siyasi bağımsızlığımızın güvencesi Lozan Anlaşması’ndan nefret edenler, artık bunu saklamaya dahi gerek duymayıp, açıkça ifade edenlerin, niçin ülkeyi etnik ve dini kimlikler esaslı olarak bölen, ekonomik ve hukuki kapitülasyonların ağırlaştırılarak devamını düzenleyen Sevr Anlaşması’na hiç laf etmediklerini, kimin gerçekte ne olduğunu, neyi savunduğunu anlamamızı sağlayacak “turnusol kâğıdı” nitelikli günlerden geçtiğimizi söylemek de mümkün.
O kadar isabetli ve önemli bir yazı ki, bir çok sorunu ana kaynağpından yakalıyor. Emeklerinize sağlık…
peki ne yapmak gerekiyor? benim bununla ilgili düşüncemi yazarsam yorumum onaylanmaz.
Bu Millet, 22 yil icinde yeni dogmus ve yetismis genclerin zaten haberleri yok, cok cabuk unuttu Erdoganin Ulkenin Basina nasil geldigini, kimler tarafindan getirildigini. Ve neden getirildigini yakinda anlayacaklar ancak cok gec olacak. Ve en sasirtici tarafida MHPnin Erdoganin gercek yuzunu gormemesi, ne yapmak istedigini maglesef kestirememeleri. Erdogan tumune, tipki TUSIAD, MUSIAD gibilerine yaptigi gibi, birer parmak bal calmakla agizlarini kapatti ve istedigini yapiyor, TCumhuriyetini kafa yapisina ve kimilerinin istedigi gore sekillendiriyor. En son engel Anayasa kaldi. Onun icin de KK yardimci oldu, hic sorunsuz bir yil icinde istedikleri gibi degisterecekler.