Ahmet Müfit yazdı…
Başlangıcını 1972 yılı olarak aldığımızda, neoliberal küreselleşmeci dünya düzeninin en büyük/en önemli tahribatı, toplumun geniş kesimlerinin, siyaset yoluyla hayatını değiştirme umudunu kesmesi oldu. Değiştiremeyecekleri bir yıkıcı geleceğin esiri olduklarını düşünen sıradan insanlar, kendilerinin, çocuklarının, içerisinde bulundukları toplumun geleceğinden kaygı duyan ama elinden bir şey gelmeyen edilgen bireylere dönüştüler
Toplumlar siyasetten umudunu kesince bunun somut olarak gözlenebilir en büyük yansıması, dünyanın pek çok ülkesinde siyasi süreçlere/seçimlere katılım oranının düşmesi oldu.
Birbirine benzer iki partili siyasi yapının olduğu, dolayısıyla seçimlerin gerçek anlamda bir değişim umudunu içermediği, seçimlere katılım oranının çok uzun yıllardır yüzde 60’larda seyrettiği ABD’ye benzer bir eğilim, tüm dünyayı ama özellikle batı dünyasının “gelişmiş demokrasilerini” teslim almış durumda. ABD’de, 2016 yılında yapılan başkanlık seçimlerine katılım yüzde 56’ya kadar düşerken, AB genelinde seçimlere katılım ortalaması yüzde 80’lerden, yüzde 65’e, Fransa özelinde yüzde 46,2’ye düşmüş durumda.
Peki de insanlar niçin siyaset yoluyla yaşamlarının değişeceği umudunu kaybettiler. Neoliberal küreselleşmeci dönemde ne oldu da insanların seçim sandığına ilgisi azaldı.
Bu durumun en temel nedeni, söz konusu 50 yıllık döneme damgasını vuran neoliberal küreselleşmeci dünya düzeni projesinin olmazsa olmazı, tarih boyunca, toplumsal, idari yapıların temel belirleyicisi olan ekonominin, gerek kurumsal olarak gerekse fiilen “ekonomi yönetimi” adı verilerek siyasetin yetki alanı dışına çıkarılması oldu. Sermaye sınıfının ve para satıcılarının çok sevdiği, geçtiğimiz günlerde Maliye Hasap Uzamanları Vakfı tarafından ülkemize çağrılıp, görüşlerine başvurulan ABD’li Profesör Steve Hanke’nin, “Buradaki ihtiyaç özellikle siyasetçileri deli gömleğine yönlendirmek” yani elini kolunu bağlamak gerek derken kastettiği şey tam da bu.
Siyasetçiye deli gömleği giydirilmesi sürecinin başlangıcı, ABD’nin, doları rezerv olarak tutan ulusal ekonomileri ekonomik olarak kontrol edecek bir silaha dönüştürmek üzere 1972 yılında aldığı tek yanlı kararla altyapısının oluşturulması oldu. 1989 tarihli Washington Uzlaşısıyla devam eden süreçte, siyaseti ekonomi alanının dışına iten neoliberal küreselleşmeci politikalar “kurumsallaştırıldı”, mutlak, değişmez, değişmesi teklif dahi edilemez hale getirildi. Siyaset kurumu deforme edildi, ideolojilerden kurtulmak denilerek içeriksizleştirildi. Kendilerini ister sağcı, ister solcu, isterse orta yolcu olarak tanımlasın tüm siyasi yapılar/partiler, aynı ekonomik politikaları savunmaya, bu politikaların uygulanmasını garanti altına alacak idari ve siyasi düzenlemeleri yapmaya, bu yönde değişmeye birbirine benzemeye zorlandı. Bu zorlanmaya/zorunlu değişime karşı çıkanlar gayrimeşru/haydut devletler ilan edildi, bu ülkeler içerisinde etnik ve dini ayrılıklar beslendi, bu ülkelerin “sisteme uyumlu hale getirilebilmesi için Romanya’da Yugoslavya’da, Irak’ta, Suriye’de benzerlerini gördüğümüz kitlesel katliamlar sahneye konuldu. Sonuç olarak, ekonomik öz ortadan kalkınca, siyasi partiler doğal olarak ideolojik özlerini de kaybettiler, Demokrat ve Cumhuriyetçi Partiden oluşan ABD iki partili sisteminde olduğu gibi, nüanslar dışında birbirlerine benzediler.
Siyasetin ekonomi devleti yönetme konusundaki azalan etkisi, ”yönetişim” denilerek, “katılım” adı altında, paydaşların yani küresel sermayenin ülkenin idari yapısına dahil edilmesiyle, merkez bankalarının ulusal siyasetten bağımsızlaştırıp, FED’in yani ABD Merkez Bankasının -sonrasında Avrupa Merkez Bankasının da- kararlarına bağımlı hale getirilmesiyle pekiştirildi. “Siyasetçi” adı altında siyaset kurumunun yani halkın ekonomik politikalara ilgi ve müdahil olma hakkı yok edilirken, küresel sermaye, yönetişim adı altında ve düzenleyici denetleyici kurumlar marifetiyle, kamu yönetim yapısının asli unsuru haline getirildi.
İnsanların seçim sandığından uzaklaşmasının yani siyaset yoluyla kendi hayatlarını, geleceklerini yönlendirme umudunun kalmasının bir diğer nedeni, DTÖ, vb. küresel düzenleyici/denetleyici kurumlar, AB gibi bölgesel örgütlenmeler yoluyla ulus devletlerin birçok yetkisinin aşındırılması, yönetim erkinin siyaseten denetimi olanaksız hale getirilecek şekilde, uluslar arası kurumlar eliyle merkezileştirilmesi oldu. Bu yolla, özellikle ekonomi ile ilgili (finans, ticaret, vb) konularda siyasetin karar alma süreçleri sıradan insanlardan uzaklaştırıldı.
Sonuç olarak, vatandaşın, siyasi süreçleri/yapıyı değiştirebileceği inancını yitirmesi, siyasi süreçlere katılımın temel amacı olan, değişim yaratma beklentisinin azalmasına neden oldu. Seçimlerde oy kullanarak, kendi yaşamlarına/geleceklerine dair esas konularda hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerini gören sıradan insanlar, siyasi süreçlere katılma konusundaki en temel araçları olan seçimlere ilgisini kaybetti. Seçimlere katılma oranları dramatik bir şekilde düştü.
Siyaset alanı, şirketlerin, bir gurup siyasetçi ve teknokratın merkezinde yer aldığı, Davos gibi platformlarda meşrulaştırılan, AB Anayasasının reddi üzerine, halkın reddettiğini, devlet ve hükümet başkanları marifetiyle yürürlüğe koyan Lizbon Belgesi gibi sahtekarlıkları da içeren gibi dev bir oyun alanına dönüştürüldü. Oyun alanının en azından bir kısım, oyuncularını aslında herkes tanıyor. Davos Panayırının müdavimleri, ABD’li Yeni Muhafazakarların (neoconlar) AB versiyonu olarak da kabul edebileceğimiz Cristine Lagarde, Mario Dragi, Jens Stoltenberg, Oli Rehn, Josep Borrell, Ursula von der Leyen, ve benzerleri. gibi sürekli olarak bir kritik görevden diğerine atanan, küresel sermayeyle içli dışlı bir klik ve Kemal Derviş benzeri uzantıları.
Esas ironik olan şey ise finans sermayesinin merkezinde olduğu, bir kısmını yukarıda saydığım “elit siyasetçi-bürokratların” görünür yöneticileri olduğu bu diktatörlüğün, “liberal demokrasi” diye yutturuluyor olması. İster yutanların salaklığı deyin, ister yutturanların mahareti, durum bu.
https://www.avekon.org/papers/1107.pdf
https://legal.com.tr/blog/genel/washington-uzlasisi-dedikleri/ https://www.statista.com/statistics/753732/german-elections-voter-turnout/
Özünde emperyal / faşist olan bu kültür, Hitler zamanında da bu gün olduğu gibi, kendine sosyalist veya demokrat diyor ve mankurtlastırılanlar da o zaman da şimdi de ,bu düzenbazlıklara inanıp, insanlığı yakmaya devam ediyor.
Çok doğru bir tespit
Bu değerli tespit için teşekkür ederim. İçinde bulunduğumuz dünyanın ve yaşadıklarımızın özünü gazete köşesine sığdıran çok güzel bir yazı olmuş. İzninizle şu tamamlayıcı (elbette sizin eksiğinizi tamamlamak anlamında değil) eklemeyi yapmak isterim: Ulusal siyaset alanlarının dışına çıkarılan ticaret, maliye ve ekonomi elbette “kendi başına var olan”, “bağımsız çalışan” uluslarüstü kuruluş ve kurumlarda vücut bulmaya başlamıyor; bu kuruluş ve kurumlar merkezî bir yapının, küçük bir uluslarası büyük sermaye grubunun yönetiminde olmakla, aslen bu grubun dünyayı yönetme ülküsünün ürünü olup, bağımsız devletlerin üstünde yer alan merkezî bir dünya yönetiminin bakanlıkları gibi çalışan kuruluşlardır. Bu uygulamanın toplandığı temel kuruluş Birleşmiş Milletler’dir. Burası, gıdadan sağlığa, tarımdan maliyeye, kalkınmadan çevreye, ticaretten yargıya hemen her konuda faaliyet yürüten alt örgütleri ile Dünya’nın üstüne yönetici bir ahtapot gibi çökmüş bir yapıdır. Bu örgütlerin yetkileri de her geçen gün, kâh bunu sorgulamayan, kâh işbirlikçi nitelikteki üye devletlerin rızası ile genişletilmektedir… Dolayısıyla, burada siyasî tutum belirlemede belirleyici olan unsur, yaşam alanımızı koruyan ve düzenleyen, sahibi olduğumuz “devletimizin egemenliğini” korumak olmalıdır. Siyasî tutumun zemininde ideoloji yatar. Devletlerin egemenliklerini eritip bir avuç süper zenginin eline devretmeyi amaçlayan yazı konusu siyasî faaliyetlerin temelinde “globalizm/küreselcilik” ideolojisi yatmaktadır. Kendi yaşam alanları üzerindeki kendi egemenliklerine sahip çıkmak isteyen insanların dayanması gereken ideıloji de, buna göre ancak MİLLİYETÇİLİK olabilir. Zamanımızın kurtarıcı ideolojisi budur.