Mehmet Kenan Yelken yazdı
Kadim Türklerde put var mıydı? Tengricilik ve Kamlık (veya alışıldık ifadesi ile Şamanizm) kapsamında putlara tapınma söz konusu mudur? Putlar ile Atalar Kültü kapsamındaki uygulamalar birbiri ile örtüşür mü? Gelin, bugünkü yazımızda sıraladığımız soruların cevabını (yorum ve katkılara açık bir şekilde) bulmaya çalışalım.
Cevapları oluşturabilmek için öncelikle ongon ve put kavramlarını biraz açmak gerektiğini düşünüyorum.
Ongonlar en önemli Kam araçlarındandır ve çok değişik biçimlerde bulunurlar; tahtadan oyulmuş, deri üzerine boyanmış, tahta bir çembere takılmış veya metalden yapılmış olabilirler. Bazı ongonlar ise soyuttur ve taş bebeklere benzerler.
Ongonlar her ne kadar sıradan insanlar tarafından yapılmış olsa da onu diriltmek ve içine bir ruh yerleştirmek Kam’a düşer. Diriltildikten sonra ongon, evin ya da çadırın kutsal bir yerine yerleştirilerek onurlandırılır ve içki, kan, süt ya da yağ verilerek beslenir.
Ongonların çoğu ata ruhlarını ya da hayvan ruhlarını içerir. Ancak çok güçlü doğa ruhlarını içeren ongonlar da Kamlar tarafından kullanılmıştır.
Ongonlar kuşaktan kuşağa, elden ele geçer. Çünkü içinde barındırdığı ruh yaşamaya devam eder. Şifa ve ruhları geri getirme ayinleri için özel ongonlar yapılır ve de tedaviyi sürdürmek ve ruhlarını korumak için hastanın yanında bırakılır.
Şamanizmi bir din olarak kabul eden bazı araştırmacılara göre: “bu din putperestliği de kapsamaktadır ve insanların deneyimlediği bütün inançlar, inançsızlık dahil olmak üzere birer gerçekliktir. Türklerde özelde ve Altay halklarında genelde putperestlikten, kadim dönemlerden itibaren söz etmemiz pekâlâ olanaklıdır.”
Mitolojide İbrahim Peygamber’in babası Azer’in, Kral Nemrud’un sarayında put yapan bir ağaç ustası olduğu ifade edilir. Tengri Dini ve buna bağlı Kamlık uygulamaları çok eski dönemlerden beri Türkler tarafından yaşatıldığı için, Azer tarafından imal edilen putlar da belki bu kapsamda ele alınabilir ve ongonlara Kam’ın hayat vermesi ile Tevrat’da yer alan hususların birbirine benzediği düşünülebilir.
Tevrat’ta Tekvin Bap 25’te geçen şu bölüm ilgi çekicidir: İshak’ın ikiz oğulları var, Yakup ve Esav. Annesi Yakup’u daha çok seviyor. İbrahim kör oluyor ve bundan yararlanan Yakup ve annesi, İbrahim’e (büyük olan Esav’ın yerine) Yakup’u kutsatıyor. Esav buna çok sinirlenip Yakup’u öldüreceğini söylüyor, o da dayısının yanına kaçıyor. Dayısının güzel kızı ile evlenmek istiyor ama dayısı hile yaparak çirkin kızı ile evlendiriyor. Sonra da çalışıp güzel kızı alıyor. İntikam için dayısının bütün mallarını alıp karıları ile kaçarken dayısı yetişiyor ve “terafimi neden çaldın, onu geri ver” diyor…” hikâye devam ediyor ama bizim konumuz burada terafim.
“Terafim”in ne olduğu Nuzi tabletleri okununca çözülmüştür ve “aile tanrısı heykeli” anlamına gelmektedir. Bu heykel ailede bir erkek evlat varsa ona, yoksa evlatlık erkek çocuğa geçmektedir.
Tevrat burada, aslında aile için kutsal sayılan bir heykelden bahsetmektedir ve sözü edilen terafim, büyük olasılıkla aile için kutsal sayılan “ata”ya ait bir heykeldir. Sümerlilerde de aynı yönde uygulamalar olduğunu Ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ’ın eserlerinde öğreniyoruz.
Aslında put olayının başlangıcını, Türklerin ve insanlık tarihinin ilk tek tanrılı inancı olan Tengricilik’in üç ana unsurundan Atalar Kültü içinde aramak daha doğru olacaktır diye düşünüyorum.
Atalar kültünün eski Türk toplulukları arasında en köklü ve en eski inançlardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Türkistan’da bu kültün hayli yayıldığına dair kanıtlar bulunmaktadır. Diğer taraftan Orkun Kitabeleri’nde özellikle Bilge Kağan Kitabesi’nin sonunda yer alan bölümler Atalar Kültünün varlığının Gök Türklerde bulunduğunu göstermektedir.
Atalar Kültü, ölmüş atalara saygı gösterme ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve âdetidir. Ölen ataların ruhlarının geride kalanlara iyiliklerinin dokunabileceği inancı, buna bağlı olarak ata ruhlarını yaşamın içinde tutma, onlarla yaşama, onlara karşı minnet duygusu besleme bu kültün temelini oluşturur. Atalar kültü, Tengri inancında önemli yeri olan uygulamalardır.
İnsanoğlunun ilkel yaşamdan yerleşik düzene geçtiği Neolitik Çağ’ın (MÖ 10.000-6.000) ilk dönemlerinde mezarlar evlerin alt katlarındadır. Bu dönemde ve daha öncesinde insanlar, insanın ruh ve bedenden oluştuğuna ve ruhun da kafanın içinde bulunduğuna inanmışlardır. Bu inanışa ve Atalar Kültü’ne bağlı olarak ataları öldükten bir süre sonra onların başını gövdelerinden ayırmışlar ve başlarını yaşadıkları evlerin alt katına gömmüşlerdir… yani atalarını yanlarında tutmuşlar ve onun ruhu ile beraber yaşamışlardır.
Atalar Kültü kapsamında başlangıçta atasının ruhunun içinde bulunduğuna inandığı kafasını keserek evinin alt katına gömen Neolitik Çağ insanı, daha sonra ölen büyüklerinin/atalarının modellerini/heykelciklerini yapmış, bu heykelcikleri evlerinin özel bir köşesine koymuştur. Türkler, “Atalara Saygı Günü” olarak kutlanan her perşembe günü onlara saygılarını sunmuş, bir şekilde atasının varlığını o heykelcikte betimlemek sureti ile terapi yapmış ve (bugünkü moda tabiri ile) etrafına olumlu enerji toplamış ve yaymıştır. Ayrıca Türklerin, savaşa giderken atalarını temsil eden küçük heykelcileri yağlı bir torba içinde muhafaza ederek yanlarında taşıdıkları bilinmektedir.
Prof. Abdülkadir İNAN “Eski Türk Dini Tarihi” adlı eserinde bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Çin kaynaklarına göre Gök Türkler tanrıların suretlerini keçeden yaparlar ve deri torbalar içinde muhafaza ederlerdi. Bu suretleri iç yağı ile yağlarlar ve sırıklar üzerine dikerlerdi. Yılın dört mevsiminde bu tanrılara kurbanlar keserlerdi. Bu tasvirler Altaylıların “töz-tös”, Yakutların “tana”, Moğolların “on-gon” dedikleri putlardan başka bir şey değildir.”
Putlara tapmanın kaynağı konusunda Ebü’l Gazi Han’ın görüşleri de doğrudan doğruya “töz” ile ilgilidir. Ona göre; “O zaman Türklerde bir adet vardır ki, birinin oğlu, kızı, ağabeyi veya küçük kardeşi veya başka bir kıymetlisi ölürse, onun suretini kugurçak (kukla) yapar, evinde saklardı. Ara sıra o sureti öpüp sevip okşayarak “bu filanın sureti” derdi. Bu suretin önüne yemeklerinin ilk lokmalarını koyarlardı. Yüzlerini, gözlerini kuklaya sürüp önünde yere eğilirlerdi. İşte böylelikle haberleri olmadan puta tapmayı meydana getirdiler.”
Bazı araştırmacıların tezine göre; Araplar, Müslüman olmayan Türkleri İslamiyet’e geçirmek için başlatmış oldukları katliamlar öncesinde bu bölgede yaşayanlarla ilk karşılaştıklarında, onların çok sayıda heykele taptıklarını görmüşler, bu halkı “heykellere tapan cahiller” olarak nitelendirmişler, bu heykellere “törkün” ve bu halka da “Törkler” demişlerdir. “Türk” adı da buradan gelmektedir.
Prof. İNAN aynı adlı eserinde: “Gök Türkler devrinde ölüyü anma töreni için mezar üzerine yapılan ölünün heykeli ve tapınak bu töz (yani atalar) kültünün daha olgunlaşmış şeklinden ibaretti. Gök Türkler bu ölüler kültüne büyük önem vermişlerdir. Son yıllarda yapılan kazılarda ölülerin heykelleriyle beraber tapınakların enkazı bulunmuştur. Ölüler için yuğ (matem) ayini de bu heykelin yanında yapılırdı. Bu dini geleneği Gök Türklerden sonra Kamist ve sözde Hristiyan Kıpçaklarda görülmüştür.” diyerek, “put” olarak tanımlanan heykellerin aslında Türklerin inancı kapsamındaki bir uygulama olduğunu açıkça belirtmiştir.
Sonuç olarak; zaman içinde, eldeki arkeolojik verilere göre MÖ 12.000’lerden (belki daha öncesinden) itibaren Türkistan’dan Mezopotamya bölgesine göç etmiş atalarımızın inanışlarıyla bağlantılı olan “töz, tös, tör, törkün, türkün” ismi verilmiş figürinler fonksiyon değiştirerek “put” haline dönüşmüş ve buna bağlı olarak da “Atalar Kültü”ne ait uygulamalar “putperestlik” olarak ifade edilen tapınım biçimi haline gelmiş olabilir diye düşünüyorum.
Esen kalın!
Sayın hocam Türk kelimesinin arapların nitelemesinden daha önce Çin kayıtlarında geçtiğini biliyorum bu iddia kelime benzerliğinden ibaret olsa gerek
ilgiyle okuyoruz kaleminize saglik lakin “Araplar bu heykellere “törkün” ve bu halka da “Törkler” demişlerdir. “Türk” adı da buradan gelmektedir”. demissiniz..o kismini cözemedim,daha evvel kullanilmiyor muydu yani.