Mustafa Köse yazdı…
Bu yazı, bir sızma yöntemini anlatmak için değil; bir güvenlik testinin devlete, askere ve güvenlik kültürüne neler öğrettiğini ortaya koymak için kaleme alınmıştır.
BİR GÜVENLİK TESTİ
Her şey, komutanın beni yanına çağırmasıyla başladı.
Yüzünde sıradan bir mesai yorgunluğundan ziyade büyük bir sorumluluğun insana yüklediği o ağır dikkat vardı. Devletin en hassas noktalarından birinin güvenliğinden sorumlu olmanın ne demek olduğunu bilenler, bu bakışı tanır.
Komutan, adanın güvenliğiyle ilgili bazı endişelerini dile getirdi. Alınan tedbirlerin, görev yapan personelin dikkatinin ve güvenlik sisteminin bütün olarak gerçek bir tehdit karşısında ne ölçüde etkili olabileceğini merak ediyordu.
“Birileri adaya sızmak istese, bunu zamanında fark edebilir miyiz?” diye sordu.
Bu soru askerî bir merakın çok ötesindeydi. Bana göre devlet ciddiyetinin de bir gereğiydi. Çünkü güvenlik, raporlarda yazan tedbirlerin yanında, o tedbirlerin gerçek hayatın şartları karşısında nasıl işlediğiyle ölçülür.
Ben de kendisine, bunun yalnızca masa başında tartışılarak tam anlamıyla anlaşılamayacağını söyledim.
“Komutanım,” dedim, “bunu ancak gerçekçi şartlarda yapılacak kontrollü bir tatbikatla sınayabiliriz.”
Önce durdu. Sonra daha dikkatli bakmaya başladı.
“Nasıl yani?” dedi.
Önerim, güvenlik düzeninin önceden belirlenmiş emniyet esasları çerçevesinde ve mümkün olduğunca gerçekçi şartlarda sınanmasıydı. Amacımız kimseyi küçük düşürmek, herhangi bir personeli başarısız göstermek veya sonucu önceden belli bir gösteri yapmak değildi. Esas maksadımız, sistemin güçlü yönlerini ve geliştirilmesi gereken taraflarını, gerçek bir tehditle karşılaşmadan önce görebilmekti.
Komutanın en büyük kaygısı personel güvenliğiydi. Gerçekçi bir tatbikatla kontrolsüz risk arasındaki çizginin çok dikkatli korunması gerekiyordu. Bu nedenle faaliyetin genel çerçevesi, emniyet esasları ve görev sınırları önceden belirlendi.
Bu bir sızma harekâtından çok bir güvenlik testiydi.
Hazırlıklarımızı tamamladık ve uygun şartları beklemeye başladık.
FIRTINAYI BEKLEMEK
Bazı askerî faaliyetlerde asıl mevzu, planı hazırlamakla beraber planın hangi şartlarda sınanacağını da doğru belirlemektir. Biz de güvenlik sisteminin ideal şartlardan çok, zorlayıcı şartlar altında nasıl işleyeceğini görmek istiyorduk. Bu nedenle faaliyetin gerçekçi olmasını sağlayacak bir zamanı bekledik.
Marmara o gece biraz farklıydı. Karanlıkta kabaran dalgalar insanı ürkütüyor ve denizin gücünü bir kez daha hatırlatıyordu. Dalgaların taşıdığı su zaman zaman üzerimize geliyor; denizin nispeten ılık suyu ense ve yakalarımızdan içeri süzüldükten birkaç saniye sonra gece ayazıyla birleşerek bedenimizde soğuk bir ürpertiye dönüşüyordu.
Böyle anlarda insan fazla konuşmaz.
Motorun uğultusu, botun gövdesine vuran dalgalar ve yanınızdaki arkadaşınızın karanlıkta seçilen silueti zaten yeterince şey anlatır.
O gece bizim için asıl amaç belirli bir noktaya ulaşmaktan çok güvenlik sisteminin gerçek hayatın değişken şartları altında nasıl davrandığını görebilmekti.
Faaliyet planlanan çerçevede başladı.
Görevlendirilen personel, kendilerine verilen görevleri yerine getirmek üzere harekete geçti. Biz de faaliyetin diğer safhalarını yürüttük.
Barınağa geldikten sonra Ada Komutanı’na faaliyetin başladığı bilgisini verdim.
Artık yapılacak şey, güvenlik sisteminin nasıl tepki vereceğini dikkatle gözlemlemekti.
ADANIN İÇİNDEKİ GÖLGE
Tatbikat devam ederken bizim açımızdan en önemli konu, belirli kişileri veya belirli bir güvenlik unsurunu “geçmek” olmadı.
Bir güvenlik sistemi tek bir nöbetçiden, tek bir teknik cihazdan veya tek bir tedbirden oluşmaz. İnsan, teknoloji, prosedür, koordinasyon ve görev disiplini birlikte çalışır. Bizim istediğimiz husus, sistemin güçlü yönlerini ve geliştirilmesi gereken taraflarını birinci elden görebilmekti.
Faaliyete katılan personel, askerî eğitimin sınırlarını zorlayan bir operasyonel ruhla hareket etti. Fırtınalı denizin ve çetin arazi şartlarının yarattığı fiziki baskı altında; her bir sızma ve ilerleme safhası, gerçek bir muharebe ortamının aksiyonu ve gerilimiyle icra edildi. Personelimiz, aldığı yüksek eğitimin, görev bilincinin ve askerî disiplinin gereğini azami gayret göstererek sahaya yansıttı. Tatbikat sonunda bazı tedbirlerin beklediğimiz gibi etkili olduğu, bazı hususların ise yeniden değerlendirilmesinin faydalı olacağı görüldü.
Burada özellikle altını çizmek isterim: Bu tatbikatta güvenlik sistemini başarısız ilan etme amacı gütmedik. Tam tersine, onu daha güçlü hâle getirmekti hedefimiz.
Çünkü güvenliğin en tehlikeli düşmanlarından biri, eksik tedbirin yanı sıra aşırı özgüvendir.
“Buradan kimse geçemez.”
Bu cümle, askerlik hayatım boyunca en fazla çekindiğim cümlelerden biri oldu.
Çünkü bir sistemin kusursuz olduğuna inanmaya başladığınız anda artık zayıf ihtimali aramazsınız. Oysa güvenlik, tam da o zayıf ihtimali aramakla başlar.
Tatbikat tamamlandığında elde edilen sonuçlar, dönemin ilgili makamları tarafından titizlikle değerlendirildi. Bu testten çıkarılan dersler ışığında ilave tedbirler süratle uygulamaya konuldu; adanın güvenlik sistemi o günün şartları içinde daha bütünlüklü, daha disiplinli ve daha dirençli bir yapıya kavuşturuldu. Böylece icra edilen tatbikatın maksadına ulaştığı, güvenlik sisteminin yalnızca kâğıt üzerinde değil, gerçekçi şartlarda da sınanarak güçlendirildiği görüldü. Benim için asıl önemli olan da buydu: Sistemin gerçekçi şartlarda denenmesi, geliştirilmesi gereken hususların görülmesi ve sorumluluk bilinciyle daha sağlam bir güvenlik anlayışının inşa edilmesiydi.
Bir sistemi sınamak, ona güvensizlik göstermek olarak algılanmamalı. Onu daha güçlü hâle getirmek için sorumluluk almak olarak değerlendirilmeli. Zira askerlikte sıkça kullanılan bir parola vardır; “İtimat, kontrole mâni değildir.”
ASIL TEHLİKE NEREDEN GELEBİLİRDİ?
Tatbikattan bir süre sonra Jandarma Genel Komutanlığı’ndan bir denetleme heyeti adaya geldi. Toplantıda farklı görev unsurları kendi sorumluluk alanlarıyla ilgili değerlendirmelerini yaptı.
Sıra bana geldiğinde, daha önce gerçekleştirdiğimiz güvenlik tatbikat ve değerlendirmelerinden söz ettim. Fakat benim asıl dikkat çekmek istediğim husus, alışılmış tehditlerden fazlasıydı.
Bana göre güvenlikte en büyük hatalardan biri, geçmişte karşılaşılan tehdidin gelecekte de mutlaka aynı biçimde ortaya çıkacağını varsaymaktı.
İnsan zihni sürekli gördüğü şeye zamanla alışıyor. Zira bir görüntü ne kadar sıradanlaşırsa, insanın dikkatinde o kadar görünmez hâle gelebiliyordu.
Ben de heyete, İmralı’nın güvenliğinde yalnızca en muhtemel görülen klasik senaryoların değil, alışılmışın dışında kalan ihtimallerin de düşünülmesi gerektiğini ifade ettim. Hava kaynaklı tehditlerin de bu değerlendirmelerin dışında bırakılmaması gerektiğini söyledim.
Benim düşüncem, belirli bir saldırının gerçekleşebilme ihtimalini ortaya koymaktı.
Söylediğim şey şuydu:
Bir ihtimal düşük olabilir; fakat gerçekleştiğinde doğuracağı sonuç ağırsa, o ihtimali hiç düşünmemek daha büyük bir hata olabilir.
Heyet başkanı söylediklerimin not edilmesini istedi.
Toplantı sona erdi.
Ardından Ada Komutanı beni yanına çağırdı.
Yüzünde hem sitem hem de hafif bir kızgınlık vardı.
“Sen nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri?” dedi. “Şimdi başımıza bir de hava savunma sistemi, onun personeli, onun bakımı çıkacak.”
Onun açısından bakıldığında söylediklerinde bir mantık vardı. Yeni bir tedbir, yeni personel, yeni eğitim, yeni sorumluluk demekti.
Fakat benim baktığım yer biraz farklıydı. Bir tedbiri almanın zor veya külfetli olması, o ihtimali düşünmemek için yeterli bir gerekçe olmamalıydı. Benim görevim, gördüğüm riski söylemekti. Karar vermek ise yetkili makamların işiydi.
Aradan çok zaman geçmedi. Bir gün odamda kendi işlerimle meşgulken Ada Komutanı’nın habercisi aradı.
“Komutanım, Ada Komutanı sizi acele çağırıyor.”
Hemen yanına gittim.
Odaya girdiğimde televizyon açıktı. Ekranda New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik saldırıların görüntüleri vardı. Ada Komutanı bir süre ekrana baktı. Sonra bana döndü.
“Senin söylediğin şeyi yapmışlar,” dedi.
Bir an durdu.
Sonra cümlesini tamamladı:
“Ama burada değil, Amerika’da…”
Ben de ister istemez gülümsedim.
“Vallahi bizimle bir ilgisi yok komutanım,” dedim.
O gün 11 Eylül 2001’di.
Elbette benim İmralı açısından düşündüğüm ihtimalle Amerika’da yaşanan saldırıların ölçeği, yöntemi ve şartları birbirinden bütünüyle farklıydı. Ben 11 Eylül’ü öngördüğümü de hiçbir zaman iddia etmedim. Fakat o gün televizyondaki görüntülere bakarken bir kez daha şunu düşündüm:
İnsanların gerçekleşmesini çok uzak, hatta imkânsız gördüğü hadiseler de bir gün gerçeğe dönüşebiliyordu.
GÜVENLİK, UYKUSU KAÇANLARIN İŞİDİR
Bu hatırayı yıllar sonra anlatırken maksadım bir kahramanlık menkıbesi yazmak değil elbette.
Niyetim, güvenliğin ne olduğunu hatırlatmak. Güvenlik yalnızca duvar örmek, nöbetçi koymak veya teknik sistemler kurmak olamaz. Güvenlik, bütün bunların ötesinde bir zihniyet meselesidir. Gerçek güvenlik, “Bize bir şey olmaz.” rahatlığındansa, “Ya olursa?” sorusunu sormaktan vazgeçmeyen insanların dikkatiyle ayakta kalır.
Bir ülkenin en hassas noktalarını koruyanlar, mevcut tehditlerin yanı sıra, henüz gerçekleşmemiş ihtimallere de bakmak zorundadır. Bazen bu bakış rahatsız eder.
Bazen “Abartıyorsun,” derler.
Bazen “Başımıza iş çıkarıyorsun,” diye sitem ederler.
Fakat askerî akıl ve öngörü, felaket gerçekleşmeden önce ihtimalleri düşünmek için vardır.
İmralı’ya gerçekten sızdık mı?
Evet.
Ama bunu bir düşman gibi zarar vermek için değil, başkaları yapamasın diye kendi güvenlik sistemimizi kontrollü şartlarda sınamak için yaptık.
Tatbikatın yöntem, güzergâh ve teknik ayrıntılarının bu yazı bakımından bir önemi yok. Benim için asıl önemli olan, o faaliyetten geriye kalan derstir:
Kendi sisteminize inanabilirsiniz. Ama onu kusursuz sanmamalısınız.
Çünkü devlet ciddiyeti güçlü olmanın ve güçlü görünmenin ötesinde kendi zayıf ihtimalini arayacak kadar cesur, gördüğü eksikliği sorgulayacak kadar dürüst ve gerçek bir tehditle karşılaşmadan önce kendisini sınayacak kadar sorumlu olabilmektir.
İmralı’daki o geceden bana kalan soru da yıllar boyunca değişmedi:
Ya olursa?










