Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Barbarlığın haz odası: Sokaktaki bıçak, fuardaki yumruk

Barbarlığın haz odası: Sokaktaki bıçak, fuardaki yumruk

featured

Şahin Filiz yazdı…

Adana Kitap Fuarı’nda 17.01.2026 tarihinde Pankuş Yayınları standına 30-40 kişilik bir grup tarafından haince, magandaca ve körlemesine bir saldırı gerçekleştirildi. Haince çünkü “T.C. Bize Devlet Kursun” kitabı, Bebek Katili Terörist Apo ile sürdürülen sözde açılım sürecinin Türk Milleti’ne ve Türk Vatanına yönelik emperyalist planlarının kodlarını çözüyor, algoritmasını sergiliyor ve Türkiye Cumhuriyeti için nasıl tehlikeli bir sonun taşlarını  adım adım döşediğini bütün belgeleriyle Türk halkının nazar-ı dikkatine sunuyor. Veryansın Tv Genel yayın Yönetmeni değerli gazeteci Erdem Atay ve yine değerli gazeteci Eray Çelebi, İmralı Tutanakları ile bu ihanetin kılcal damarlarına kadar girip Türk halkını uyarıcı, gazetecilik dersi verecek çapta bir kitap yazdılar ve bu kitap, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek ve halkı birbirine düşürmek emelinde olan bir avuç ırkçı-mezhepçi terörist dışında halkın bütün kesimlerinden olağanüstü ilgi görüyor. İşte böyle bir kitaba ve yazarlarına, hele hele en zor zamanlarda vatanseverliğinden ödün vermeyen Pankuş Yayınları standına saldırmak, bu nedenle ihanettir, hainliktir. Magandalıktır çünkü kitabı okudu iseler, zaten saldırmak için neden kalmamış demektir. Okumadı iseler (ki bu ihtimal daha güçlüdür) kitaba kökten karşı bir güruhturlar ki sokak kültürsüzlüğünü temsil ettikleri için magandadırlar. Körlemesine saldırmışlardır çünkü yönlendirenlerin en az onlar kadar cahil, emir kulu ve kalın kafalı olması gerekir. Kalın kafalılık affedilebilir zihnin ve ruhun kalınlığı uzun süre sağaltıma muhtaçtır.

İhaneti, insan olan hiç kimse kaldıramaz. İhaneti kaldırabilmek hele hele onu savunabilmek için, aklı ve ruhu iptal etmek; boşalan yere, her an başkasından gelebilecek emir ve direktifleri koymak gerekecektir. Çünkü ruhu, aklı ve iz’anı olan hiçbir insan, kölece, akılsızca, fütursuzca emirlere boyun eğmez. Bunu insan onuruna, ahlak ve kişiliğine aykırı bulur. 

Minguzzi ve Atlas’ın canına kıyanlar da aynı kategorideki ruhsuz ve ahlaksızlardandır. Onlar, masum ve kendi halindeki yaşıtlarına zarar vermek için emirleri kirlenmiş içgüdülerinden alırlar. Arnold Gehlen, “0-6 yaşına kadar insanda içgüdüler egemendir. 6 yaşından sonra içgüdüler sona erer yerini zekâ alır. Ama bu zekâ, canlı türleri arasında insanın sahip olduğu en yükseğidir ve eğer içgüdülerden boşalan yeri ahlakla doldurmazsanız, karşınızda “çok zeki bir hayvan”ı bulursunuz”,  der. İşte kitap standını basarak yakıp yıkanlarla çocuklarımızın canına kıyanlar “çok zeki hayvanlar” kategorisinden kurtulmak için çaba harcamazlar, emir kuludurlar. İnsanlaşmayı sağlayan kültür, bilim ve ahlakla aralarını sürekli açık tutarlar. Bu ise, onları “insan toplumu” dışına iter; hukuk ve ahlakın yegâne düşmanı haline getirir. Dinle, maneviyatla, ülkenin kültürüyle de bağları tamamen kopuktur. Çare, hukukun üstünlüğünü, cezanın caydırıcılığı ve kültürle insanlaşma politikasının ikame edilmesiyle, tahkim etmelidir.

Şimdi bu örnekleri analiz edelim:

Türkiye, bir yanda çocuk yaştaki evlatlarını yine çocuk yaştaki “katillere” kurban veriyor, diğer yanda Adana Kitap Fuarı’nda olduğu gibi düşünceye ve kitaba yönelik “maganda baskınlarıyla” yüzleşiyor. Minguzzi ve Atlas’ın hayattan koparılması ile Pankuş Yayınları standına yapılan saldırı arasında ilk bakışta bir bağ yokmuş gibi görünebilir. Oysa her iki olay da aynı toplumsal kanserin semptomudur: Düşüncenin ve ahlakın yerini alan biyolojik hazcılık ve onun yarattığı ilkel hükmetme dürtüsü.

DİJİTAL GLADYATÖRLER VE SOKAKTAKİ VAHŞET

Minguzzi ve Atlas’ın katillerinin profiline baktığımızda, karşımıza çıkan tablo felsefi antropolojinin korktuğu bir “gerilemedir”. Bugün şiddet, gençler arasında bir “içerik” haline gelmiş durumda. Sosyal medya platformlarında paylaşılan kavga videoları, taşınan bıçaklar ve “yan bakma” üzerinden kurgulanan sahte delikanlılık ritüelleri, aslında biyolojik bir dopamin tuzağıdır.

Demokritos, hazzın en üstününü “ruhsal sükûnet ve erdem” olarak tanımlarken; bugünün şiddet sarmalındaki çocuklar, hazzı bir başkasının canını yakarken hissettikleri o ilkel “güç” duygusunda buluyor. Bu, biyolojik düzeyde seyreden bir hazcılıktır. Akranını bıçaklayan bir çocuğun zihninde, hukuk veya vicdan değil; o anki öfkenin boşalımı ve çevresine kanıtladığı “yok etme kudreti” vardır. Bu çocuklar, ahlaki birer özne değil, biyolojik dürtülerinin kölesi haline getirilmiş birer “şiddet aygıtıdır”.

KİTABA SALDIRI: ‘DÜŞÜNEMEYENİN’ FİZİKSEL TEPKİSİ

Adana Kitap Fuarı’ndaki olay ise bu tablonun entelektüel sahnedeki izdüşümüdür. “Şu kitabı sattırmayız” diyerek standa saldıran magandalar, aslında birer “fikir suçlusu” bile değildir. Çünkü fikir, karşı fikirle çürütülür. Bunlar, felsefi anlamda “düşünce öncesi” (pre-reflective) bir aşamadadırlar.

Kitap, bu magandalar için sadece bir nesne değil; disiplini, sabrı, aydınlanmayı ve kurallı bir toplumu temsil eden bir “düşman” sembolüdür. Kitaba saldırmak, Cumhuriyet’in bize kazandırdığı “hukuk ve adalet toplumu” idealine saldırmaktır. Bu magandalar için de temel güdü hazdır: Bir yazarı susturmanın, bir standı dağıtmanın verdiği o kolektif “sürü gücü” hazzı. Tıpkı sokaktaki çocuk katiller gibi, onlar da varlıklarını ancak bir şeyi yıkarak, yakarak veya susturarak kanıtlayabilmektedirler.

HUKUK BOŞLUĞUNDA YEŞEREN BARBARLIK

Felsefi antropoloji bize insanın “eksik bir varlık” olduğunu söyler; bu eksiği ancak kültür ve hukuk tamamlar. Eğer hukuk, caydırıcılığını yitirirse; eğer bir kitap fuarında saldırganlar ellerini kollarını sallayarak dolaşabiliyorsa, biyolojik hazcılık gemi azıya alır.

Sokaktaki çocuk “nasıl olsa çocuk yaştayım, ceza almam” diyerek bıçağa sarılıyorsa; fuardaki maganda “arkamda siyasi veya aşiretsel bir güç var, bana bir şey olmaz” diyerek kitaba saldırıyorsa, orada hukuk devleti çekilmiş, yerini orman kanunlarına bırakmış demektir. Bu “cezasızlık kültürü”, en aşağılık biyolojik hazları meşrulaştıran bir zemin hazırlar.

KÜLTÜR VE BARBARLIK ARASINDA

Bugün Türkiye’nin asıl meselesi bir asayiş sorunu değildir. Biz bir “insanlaşma” krizi yaşıyoruz. Çocuklarımızın elindeki bıçakla, fuardaki magandanın savurduğu yumruk aynı kaynaktan besleniyor: İnsani değerlerin çöküşü ve kaba gücün bir haz aracına dönüşmesi.

Cumhuriyet’in kurucu iradesi, kitap okuyan, sanatla ilgilenen ve başkasının özgürlüğünü kendi özgürlüğü sayan “fikri hür, vicdanı hür” bireyler hedefliyordu. Bugün geldiğimiz noktada ise, “neden yan baktın” diyerek can alan çocuklarla, “neden bu kitabı sattın” diyerek terör estiren yetişkinlerin yarattığı bir “ahlaki çölleşme” içindeyiz.

Eğer bu biyolojik hazcılığa; hukukla, eğitimle ve en önemlisi felsefi bir ahlak bilinciyle “dur” diyemezsek, masum çocukların kanı ve yakılan kitapların külü arasında geleceğimizi kaybedeceğiz. Çünkü barbarlık, sadece dışarıdan gelmez; içeriden, ahlakın ve hukukun boşalttığı o karanlık dehlizlerden sızar.

Cumhuriyet ayaktadır, Türk halkı Cumhuriyet’ine her gün daha çok sarılmakta ve karanlık dehlizleri fark etmektedir. Düşük hazcılık ile Cumhuriyet kültürü bir arada olamaz. Magandalık, ihanet, bölücülük, ayrımcılık ve hukuk düşmanlığı Cumhuriyet felsefesinde yer bulamaz. Fuhuşturucu (uyuşturucu ve fuhuşa ayrı ayrı yer vermeğe değmez, çünkü ikisi el ele gidiyor), magandalık, hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık, etnik-mezhepsel kışkırtma ve kitap düşmanlığı, terörün en çok beslendiği çöplüklerdir. 

Bu çöplüğü yok etmenin tek yolu, yegâne kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde Cumhuriyetimizi ilelebet korumak ve kollamaktan geçer. Sokaktaki bıçağı ve yumruğu insanlaştırıp ehlileştirecek olan da yine Cumhuriyet kültürümüzdür.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!