Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Cumhuriyet’in 102. yılında ulusal kimlik: Etnisiteyi aşan bir millet inşası olarak Türklük

Cumhuriyet’in 102. yılında ulusal kimlik: Etnisiteyi aşan bir millet inşası olarak Türklük

featured

Şahin Filiz yazdı…

102. yıl ve “sonsuz süreç” olarak Cumhuriyet…

Türkiye Cumhuriyeti’nin 102. yaşı, yalnızca kronolojik bir yıldönümünü değil, aynı zamanda bu devletin temelini oluşturan kurucu felsefenin ve ulusal kimlik bilincinin de muhasebesini yapmayı gerektirmektedir. “Cumhuriyetimiz 102. yaşına basmıştır ve en büyük süreç, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sürecidir.” Bu süreç, 1923’te tamamlanmış statik bir olgu değil, dinamik ve süreklilik arz eden bir varoluş iradesidir. Zira, “Atamıza verdiğimiz sözün gereği olarak, ‘Cumhuriyet’i sonsuz bir süreç olarak yaşatma azim ve kararlılığımız, onun 102 yıl önce kurulup bittiğini değil, sonsuza kadar yaşatılacağının senedidir.”

Cumhuriyet, bu “sonsuz süreç” karakterinin, ancak ve ancak onu var eden “ulusal kimlik” tanımının doğru anlaşılmasıyla mümkün olabileceğini savunmanın adıdır. Güncel siyasi tartışmaların merkezinde yer alan kimlik politikaları, Cumhuriyet’in kurucu “millet” tanımını sorgulamaya açmaktadır. “Sözde açılım süreci sözcüleri” olarak tanımlanan aktörler, Cumhuriyet’in temelindeki “eşitlikçi yasal düzenlemeler” yokmuş gibi bir “kandırmaca” ile hareket etmektedir. Türk Milleti “aynı akrep deliği”nden tekrar sokulmayacaktır.

TEMEL TEZ: MİLLET VE ETNİSİTE AYRIMI

Millet Olmak, herhangi bir etnik kökenden olmaktan daha fazlasıdır. “Millet” olmanın, modern siyasi bir irade beyanı olduğu; “etnisite”nin ise daha çok antropolojik, dilsel veya soy temelli bir aidiyeti ifade ettiği açıktır. Bu iki kavramın birbirine karıştırılması veya birinin diğeri yerine ikame edilmeye çalışılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin “sosyal, laik, çağdaş bir hukuk devleti” olma vasfının temelini sarsan tehlikeli bir girişimdir. Aynı zamanda sürekli tekrarlanan başarısızlığa aday bir denemedir.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE: MİLLETİN İNŞASI VE ETNİSİTENİN AŞILMASI

Etnisite: Göreceli olarak dar bir coğrafyada, ortak dil, din veya kan bağı gibi unsurlara dayanan bir toplumsal grubu ifade eder. “Dünyada binlerce etnik grup vardır.” Bu grupların varlığı doğal bir sosyolojik gerçekliktir. Her grup millet olamaz, ama bir millet içinde çeşitli gruplar olabilir.

Millet (Ulus): Etnisitenin aksine, “millet” olmak, bu dar aidiyetleri aşan bir üst kimliği gerektirir. Bu ise, “Millet olmak tarihsel ve kültürel kökleri, etkileri binlerce yıla yayılmış olmayı gerektirir” şeklinde tanımlanır. Bu, sadece ortak bir geçmişe değil, aynı zamanda ortak bir gelecek tasavvuruna, siyasi bir iradeye ve bu iradeyi koruyan hukuki bir (vatandaşlık) bağa sahip olmayı ifade eder.

Bu bağlamda “Türklük”, salt etnik bir kökeni değil, “her türlü etnik tanımlamayı aşmış tarihsel, kültürel, siyasal ve hukuksal bir tanımın adını” temsil eden kurucu bir siyasi ve hukuki kimlik olarak anlaşılmalıdır. Bu “ırklarüstü” kimlik, farklı etnik ve mezhepsel grupları “eşit, adil, barışçıl, demokratik” bir zeminde birleştiren Cumhuriyet projesinin harcı olarak konumlandırılmıştır.

TÜRK KİMLİĞİNİN HUKUKİ VE FELSEFİ TEMELLERİ

“Türklük” kimliğinin neden “ırklarüstü” ve “birleştirici” bir şemsiye olarak tanımlandığına bakalım:

Kurucu Felsefe: Laik, Sosyal ve Çağdaş Hukuk Devleti

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal kimliği, rastgele seçilmiş sıfatların bir toplamı değildir. Cumhuriyet; “Türk ulusal kimliğinin belirlediği sosyal, laik, çağdaş bir hukuk devleti olarak kurulmuştur.” Bu dört temel direk, ulusal kimliğin nasıl inşa edildiğinin ve 85 milyonluk nüfusu hangi zeminde bir araya getirdiğinin felsefi dayanaklarıdır:

Laiklik İlkesi: Laiklik, “millet”in “ümmet”ten ayrıldığı temel noktadır. Bireyin aidiyetini dinsel veya mezhepsel bir cemaatten alıp, onu hukuki bir vatandaşlık bağına taşır. “Mezhepsel” ve “siyasal dincilik” eleştirilerinin panzehiri, kurucu felsefedeki bu laiklik ilkesidir. Laiklik, farklı inanç gruplarının kamusal alanda eşitlenmesini ve “şemsiye kimlik” altında bir arada yaşamasını güvence altına alır.

Sosyal Hukuk Devleti İlkesi: Bu ilke, vatandaşlar arasında “eşit, adil, barışçıl” bir düzeni tesis etmeyi hedefler. Bu ilke, “Etnik feodalist”, cemaatçi-tarikatçı ve “aşiretçi” yapıların karşısında, bireyi ve onun yasal haklarını koruyan modern devleti konumlandırır. Hukukun üstünlüğü, bir etnik grubun, dinsel ya da mezhepsel bir örgütün veya feodal yapının değil, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğu bir düzeni garanti eder. Seçkinci, nepotist ve kayırmacı bir “hukuk” düzeni/düzensizliği, Cumhuriyet rejiminin insani, siyasi ve kültürel karakterine yabancıdır.

Çağdaşlık İlkesi: Bu ilke, “Cumhuriyet’in sağladığı uygar birey yaşamına” kör bakmayı reddeder. Çağdaşlaşma, “etnik aşiretçi kör döngü”den çıkışın ve evrensel değerlerle bütünleşmenin adıdır.

‘IRKLARÜSTÜ’ (SUPRA-ETHNİC) KİMLİĞİN HUKUKİ DAYANAĞI

Temel argümanımız, “Türklüğün birleştirici ve bütünleyici ırklarüstü bir kimlik” olduğudur. Bu felsefi tanımın somut hukuki karşılığı, Anayasa’nın vatandaşlık tanımında yatmaktadır. Bu hukuki tanım, kimliği ırk veya kan bağı temelinden çıkarıp, siyasi ve hukuki bir bağlılık (vatandaşlık) düzeyine yükseltir.

Bu yaklaşım, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünün de temelini oluşturur. Bu deyiş, etnik bir kökene ( sadece Türk olan) değil, bir irade beyanına ve o kimliği benimsemeye (Türk’üm diyene) işaret eder. Dolayısıyla bu kimlik, ırksal bir dışlama değil, siyasi bir kapsama ve iradeye dayalıdır. Ama Türklük dışındaki her tanım, ırksal dışlama yapmaya mahkumdur. Çünkü millet olamayan her yığın, yaşamını bu dışlamaya bağımlı kılar.

FELSEFİ TEMEL: TARİHSEL, KÜLTÜREL VE SİYASAL BÜTÜNLÜK

Vazgeçilemez somut gerçeklik, neden başka hiçbir etnisitenin bu “şemsiye kimliği” dolduramayacağını ve onun yerini tutamayacağını şu sözlerle temellendirmektedir: “Çünkü bu kimlik, ardında mevzi ve küçük bir etnik hırsı değil, her türlü etnik tanımlamayı aşmış tarihsel, kültürel, siyasal ve hukuksal bir tanımın adıdır.” Bu tanım ise, ulusaldan evrensele uzanan kapsamı anlatır.

Bu cümlenin temellendirilmesi şu şekilde yapılabilir:

Hukuksal Tanım: Yukarıda açıklandığı gibi, vatandaşlık bağına dayanır.

Siyasal Tanım: Bir imparatorluk bakiyesinden, anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı vererek kendi kaderini tayin etme iradesidir. “Emperyalistlerin koruması altında tarih yazılamayacağı” uyarısı, bu siyasal bağımsızlık karakterine atıf yapar.

Tarihsel ve Kültürel Tanım: “Millet olmak tarihsel ve kültürel kökleri, etkileri binlerce yıla yayılmış olmayı gerektirir.” Türk kimliği, yalnızca bir etnik grubun değil, Anadolu ve Rumeli coğrafyasında binlerce yıldır süregelen devlet geleneğinin ve farklı kültürlerin sentezlendiği bir “tarihsel derinliğin” ve “kültürel zenginliğin” mirasçısıdır. Tüm bu kültürleri temsil etme yetisi, yeteneği ve iradesi olan kimlik ise, Türklüktür.

“Türklük” kimliğine atfedilen “evrensel hoşgörü, eşitlikçi ve adil” olma vasıfları da bu “ırklarüstü” ve “hukuk devleti” karakterinden kaynaklanmaktadır. Bu kimlik, tanımı gereği, “dinsel ve ırksal ayrımcılıkları körüklemeyi” reddeder. Bu nedenledir ki, şu önermemiz makalenin felsefi omurgasını oluşturur: “Her dinsel, mezhepsel ve etnik grup üyeleri kendini, ancak bu kimliğin şemsiyesi altında özgür, güvenli, sağlıklı ve geleceğe umutla bakabilen birey olarak görür.”

Bütün bu gerçekliklere rağmen, terörist başını “Kürtlerin doğal lideri” olarak dayatmak, her türlü yasal ve insani temelleri yok sayması yanında, öncelikle Kürt kökenli yurttaşlarımıza haksızlık etmektir. Irklarüstü Cumhuriyet rejimini, alt-etnisitelerle yıpratacak olan hiçbir süreç, 102 yıldır süren ve sonsuza kadar yaşayacak olan “Cumhuriyet süreci”nin karşısında tutunamayacaktır.

Nice 102 yıllara, Rahmetli Nihat Genç’in her konuşmasında dediği gibi, Cumhuriyet’i sonsuza kadar yaşatacağız.

 

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. 30 Ekim 2025, 16:25

    Türk hakanlığı yüzlerce yıl önce batı ve doğu hakanlığına bölündü sonra bunlar daha küçük parçalara bölündü. Türk tanınan bu büyük millet ki Çin’den İskandinava kadar hükmü vardı küçük milletlere bölündü, birisi kendine Azer birisi kazak birisi Özbek falan dedi, ve her biride bir düşman güce köle oldu Rus çin Pers Ermeni Yunan falan. Bu süreç yüzlerce yıl sürüyor ve günümüzde bile bitmiyor hala devam ediyor ve edecek, bu tesadüf mü? Nasıl olur devletler krallar ve hükümetler gelir ve gider ama hepsi türkü bitirmekte yüzlerce yıl kararlı kalır ve plan değişmez? Böyle tesadüf mü olur?

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!