Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Fani tanrılar panayırı: İlkelere ihanetin ve toplumsal uyuşukluğun anatomisi

Fani tanrılar panayırı: İlkelere ihanetin ve toplumsal uyuşukluğun anatomisi

featured

Şahin Filiz yazdı…

Antik Yunan’ın karanlık labirentlerinden modern dünyanın ışıltılı meydanlarına kadar insanlığın en büyük trajedisi hep aynı olmuştur: Logos’un (aklın ve ilkenin) yerini, Mythos’un (efsanelerin ve putlaştırılan şahısların) alması.

MÖ 5. yüzyılda Atinalı devlet adamı Perikles, “Bizde kanunlar herkes için eşittir ama asıl olan kişilerin üstünlüğü değil, sistemin erdemidir” diyerek Batı medeniyetinin temeline “ilke” taşını koymuştu. Ne var ki insanoğlu, sırtındaki sorumluluğun ağırlığından kaçmak için her devirde kendine tapınacak bir “yeryüzü tanrısı” yaratma eğilimi göstermiştir. Roma Cumhuriyeti, kendi elleriyle yarattığı Sezar’ın “ilahlık” iddiaları altında can verirken, hukuk ve cumhuriyet değerleri fani bir bedenin ihtiraslarına kurban edilmişti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi baş komutan ve büyük düşünce insanı Atatürk’tür. O, kendi şahsını ya da işaret ettiği herhangi bir insanı değil, Cumhuriyet’e hayat veren ilkeleri öne çıkarmış ne dinsel ne de dünyasal adamcılığa itibar etmemiştir. Bu nedenle kurucusu her ne kadar Atatürk olsa da Cumhuriyet ölümsüz ilkeler ve erdemler üzerine kurulmuş ve bu esaslar çerçevesinde her türlü ilkelliğe, adamcılığa, ilkesizliğe ve şeyhliğe şıhlığa karşı bir direnişin ifadesi olmuştur. Ne ki kendini “muhafazakâr” ilan eden bir kısım sağ, insanları din ve mezheplerine; bir kısım etnikçi, alt kimlik ve ırklara; bir kısım sol da iktidara “en yaman eleştiri” getirenlere “yılın Atatürkçüsü” veya “topuklu/topuksuz efe” sıfatı vererek göklere çıkarmakta; kendi türünden bir insanı tanrılaştırmaya kadar işi götürmektedir. Her grup, peşinden gitmekle kalmayacağı ve insan üstü sıfatlarla donattığı kendi tanrısını ne yapıp edip yaratmakta ve ona tapmak için yarışmaktadır. Bu toplumsal anomi ve sosyal psikolojik kargaşa içinde Cumhuriyet ilkeleri çiğnenmekte; tanrılaştırılanlara rakip görülüp yıpratılmaktadır. Hukuk çiğnenmekte, insanlar duyarsızlaşmakta ve ülke sosyo-politik ve sosyoekonomik çıkmazlara sürüklenmektedir. Tanrılaştırılan her insan günü gelip, “madem ki beni kendinizden üstün görüyorsunuz, o halde o partiden bu partiye, o fikirden bu fikire, ilkelilikten ilkesizliğe geçebilirim; göreviniz, bunu savrulma olarak değil, hikmet arayışım olarak kabul etmektir” itkisiyle, önceden savunduğu hiçbir ilkeyi, hukuku veya erdemi gözü görmemektedir. Toplum ve bireyler, “tanrılar”ının gözleri önünde tuzla buz oluşunu dehşet ve ibretle izleyip topyekûn bir çaresizliğe ve sonunda vurdumduymazlığa itilmektedir. Sevr hortlatılır, PKK terör örgütü güzellemeleri yapılır, bebek katili Apo baş tacı edilir, toprakları, havası, suyu, geleceği kirletilir ama  içine yuvarlandığı bu çaresizlik ve uyuşukluk yüzünden, bu tehlikelerden hiç birini duyumsayamaz. Atatürk portresi altında Atatürk ilkeleri ve devrimleri etkisizleştirilir; İslam’ın en hassas kavramları altında uyuşturucudan hırsızlığa ve teröre göz kırpılır; farklı bir etnisite, bir saldırı ve terör silahı olarak kullanılır. Hepsi de ilkesizliği, tanrılaştırıp “keyfe ma yeşa” (kafasına göre) davranan kişi ya da grupların aklamasıyla yüceltir.

ATATÜRK: ŞAHISLARI DEĞİL, ŞARTLARI DEĞİŞTİREN İRADE

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tarihin bu tozlu ve kanlı sayfalarını en iyi okuyan liderdi. O, Doğu’nun “lideri kutsallaştıran” geleneğine ve Batı’nın “adamcı”, “Papazcı” savrulmalarına karşı en büyük başkaldırıyı gerçekleştirdi. Atatürk, Türk Milleti’ne kendi şahsını değil; akla, bilime ve hukuka dayanan, ölümsüz bir değerler manzumesini emanet etti. O ne dinsel ne de dünyasal bir “adamcılığa” geçit vermedi. Cumhuriyet’i “şeyhlik, şıhlık ve müridlik” üzerine değil, fikri hür bireylerin omuzlarındaki ilkeler üzerine inşa etti.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, Atatürk’ün o yüksek mimarisini kendi yarattıklarına tapınan bir kısım insanlar tarafından saldırıya uğruyor. İlkeleriyle savaşamadıkları için onun heykellerini tanrı sanan güruh, İslam’ın Tevhidi’ne inanmıyor. Çünkü tevhitte Allah’ı birlemede puta ve tanrılara yer yoktur. Toplumun her katmanı, kendi “yaşayan putunu” yaratmak için adeta bir histeri nöbeti geçiriyor.

KENDİ TANRILARINI YARATAN MAHALLELER

Bugünün sosyo-politik iklimi, bir “sosyal anomi” ve derin bir psikolojik kargaşa içindedir. Kendini “muhafazakâr” olarak niteleyen bir kesim, dinin evrensel ahlakını ve adaletini bir kenara bırakıp, insanları mezheplerine ve liderlerine olan sadakatlerine göre tartıyor. Öte yandan, bir kısım etnikçi yapı, “üst kimliği” parçalayıp alt kimlikleri birer saldırı silahına dönüştürerek kendi “kanaat önderlerini” dokunulmaz kılıyor.

En hazin olanı ise, kendini “aydın” veya “sol” olarak tanımlayan bir kesimin düştüğü durumdur. İktidara en sert küfrü edene, en “yaman” eleştiriyi getirene hiç sorgulamadan “yılın Atatürkçüsü” ya da “topuklu/topuksuz efe” sıfatları dağıtılıyor. İnsanlar, ilkelerin değil, bir “karizmanın” peşinden sürükleniyor. Her grup, kendi tanrısını yaratıyor, onu insanüstü sıfatlarla donatıyor ve sonra o tanrının her ilkesizliğini bir “hikmet” gibi alkışlamaya başlıyor.

İLKELERE İHANET VE SAVRULAN ZİHİNLER

İşte tehlike tam burada başlıyor: Tanrılaştırılan her insan, gün gelip o büyük kibriyle toplumun karşısına dikiliyor. “Madem beni kendinizden üstün görüyorsunuz, o halde bugün dün söylediklerimi çiğneyebilirim; dün düşman dediğimle bugün kardeş olabilirim, hukuktan ilkesizliğe geçebilirim” diyor. Bu bir savrulmadır, bir ihanettir; ancak o kişiyi ilahlaştıran kitleler için bu bir “hikmet arayışı” olarak pazarlanıyor.

Toplum, “tanrılarının” gözleri önünde tuzla buz oluşunu dehşetle ama bir o kadar da uyuşmuş bir vaziyette izliyor. Bu uyuşukluk, beraberinde korkunç bir körlüğü getiriyor. Sevr hortlatılıyor, bölücü terör örgütlerine güzellemeler yapılıyor, bebek katilleri siyasetin merkezine yerleştirilmek isteniyor; toprağımız, havamız ve geleceğimiz kirletiliyor. Ama bu toplumsal anomi içinde kimse ayağa kalkamıyor. Çünkü herkes, tapındığı kişinin iki dudağının arasından çıkacak “onaya” muhtaç hale gelmiş. Atatürk portreleri altında Atatürk’ün tam bağımsızlık ve milliyetçilik ilkesi etkisizleştirilirken; kutsal dinimiz, uyuşturucudan hırsızlığa kadar her türlü kirliliğin örtüsü yapılıyor.

İSLAM RÖNESANSI’NDAN ORTA ÇAĞ KARANLIĞINA

Bu trajik manzara, İslam dünyasının 9. ve 13. yüzyıllar arasında yaşadığı “büyük aydınlanma” ile Batı’nın “Rönesans”ı arasındaki o keskin ayrımı hatırlatıyor. İslam dünyası, bir dönem Batı’dan önce akla ve bilime yönelmiş, kişilerin değil “hakikatin” peşine düşmüştü. Ancak Batı, bu mirası alıp kurumlar, kurallar ve sürdürülebilir ilkeler inşa ederken; İslam dünyası yeniden “şeyhler, dervişler ve mutlak yöneticiler” sarmalına, yani “kişi kültüne” geri döndü. Batı’nın payına bilim ve hukuk düşerken, Doğu’nun payına her dönem adı değişen “ölümlü tanrılar” düştü.

SONUÇ: PUTLARI KIRMADAN HÜRRİYET GELMEZ

Oysa Atatürk, Türk Milleti’ne kendini değil Cumhuriyet’i ve onu yaşatacak ilkeleri emanet etmiştir. O, Batı ve Doğu ayrımını, filozofça yaklaşımıyla, ilkelerle ortadan kaldırmış ve özellikle Batı’nın Orta Çağ’dan beri nasıl ilkeler ve değerler etrafında kenetlenme mücadelesi verdiğini çok iyi kavramıştır. Orta çağ’da İslam dünyası “İslam Rönesans’ı ” ile liderler, şeyhler veya önderler saplantısını aşmaya Batı’dan önce başlamış, büyük bir aydınlama hareketi yaratmıştı. Ne var ki aynı yüzyıllarda Batı, geç çıktığı Orta Çağ’dan İslam Rönesans’ından da etkilenerek büyük Rönesans’la aydınlanmayı sürdürülebilir hale getirdi. İslam dünyası Orta çağ’da Batı’dan önce başlattığı uygarlık hamlesini sürdürülebilir kılamadı. Batı, ilkeler, değerler ve bilimsel gelişmelerle adamcılığı hızla aşmaya çalıştı. İslam dünyası ise, Batı’nın sürdürülebilir bu hamlesini 9. ve 13. yüzyıllarda çok kısa bir sürede başarmıştı. O gün bu gündür İslam dünyasının nasibine her dönemde adı ve konumu değişen tanrılar (şeyhler, dervişler, yöneticiler), Batı’nın hissesine ise bilimsel gerçekler, değerler, ilkeler ve hukuk düştü. İnsanlar öldü, ölüyor ve ölecek ancak ilkeler ve değerler sonsuza kadar yaşayacaktır. Atatürk’ün ölümsüzlüğü şahsında değil, bize bıraktığı ilkelerinde aranmalıdır. Efelik, Atatürkçülük, “topuklusunda ya da topuksuzunda değil, onun ilkelerine en zor zamanda bile sahip çıkılmasında asıl anlamına kavuşacaktır.

Unutulmamalıdır ki; kişiler ölür, önderler göçer, kahramanlar silinir. Ama ilkeler ve değerler sonsuza kadar yaşar. Atatürk’ün ölümsüzlüğü, onun bedeninde ya da büstlerinde değil; bize bıraktığı “akıl ve bilim” mirasındadır. “Efelik”, birilerine verilen boş bir sıfat değil; en zor zamanda bile, tanrılaştırılan kişilerin karşısında dikilip “İlkelerimiz ne diyor?” diye sorabilme cesaretidir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni “kurtarıcılar” değil, eski ve sağlam “yasalardır”. Tapındığınız o fani tanrılar sizi selamete çıkarmayacak; aksine, kendi ikballeri için sizi uçurumun kenarına kadar sürükleyeceklerdir.

Artık uyanmak ve o uyuşturucu etkiden kurtulmak zorundayız. Çünkü vatanın toprağına, bayrağın şerefine ve Cumhuriyet’in namusuna sahip çıkmak; kişilere tapınarak değil, ancak ve ancak şahsileştirilmemiş, eğilip bükülmemiş ölümsüz ilkelere iman ederek mümkündür

Putlar (dini olsun, din dışı olsun)’dan vazgeçilmedikçe, Cumhuriyet nefes alamayacaktır.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1 Yorum

  1. 10 Ocak 2026, 03:17

    Türkiye önden gidiyor, tüm dünyada ilke ve anlam değerini yitiriyor. çok teşekkürler Sn Filiz.

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!