Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Hangi Kürtlük: Biyolojik mi, siyasi mi?

Hangi Kürtlük: Biyolojik mi, siyasi mi?

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

MEDENİYE KARŞI AÇILMIŞ SAVAŞ: TERÖR

Terör; yalnızca bir asayiş sorunu ya da belirli bir siyasi amaca yönelik silahlı bir strateji değildir. Terör hem ulusal hem de uluslararası ölçekte işlenen bir insanlık suçu; milli ve evrensel ahlaka, insanlık onuruna ve kültürel değerlere karşı açılmış en acımasız, en vahşi örgütlü saldırganlığın kavramsallaşmış halidir. Bu saldırganlık, toplumsal dokuyu parçalamayı hedeflerken en çok “kimlik” kavramını bir kitle imha silahı olarak kullanır.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehdit, sadece sınır boylarındaki militanlar değil, bu militanların arkasındaki zihinsel kodların, binlerce yıllık bir medeniyet birikimi olan “Türklük” üst kimliğini tasfiye etme girişimidir. Bu tasfiye hareketi, antropolojiyi tersyüz ederek, bir “kültürel dev” olan Türk kimliğinin karşısına, biyolojik bir çıkmazdan ibaret olan yapay kimlik inşalarını dikmeye çalışmaktadır.

İhanet süreci, en hafif deyimle, bu biyolojik çıkmazdan ibaret yapay kimlik inşasının adıdır ve kültürel kimlik tanımının yerine göz göre göre biyolojik bir kategoriyi dayatmaktadır. PKK ve onun uzantıları olan terör örgütleri, Türk kavramı söz konusu olduğunda “saf ırk yoktur, bir ulus adından söz etmek ayrımcılıktır, faşizmdir” diye feveran ederken, nedense konu “Kürtlük”e gelince “biz ve diğerleri” ayrımını ödünsüz işletmektedir. Diyeceksiniz ki bölücü terör örgütleri hiçbir insani ve ahlaki ölçüt tanımadığı için ayak üstü binlerce yalan söyler. Evet ama bu yalanı emperyalistleri arkasına alarak içeride ve dışarıda ısrarlı bir propagandaya dönüştürdüklerinde, kırk kez söylenen yalan gerçekmiş gibi algılanmaya başlıyor.

ANTROPOLOJİK YARILMA: BİYOLOJİK HAPİSHANE VE KÜLTÜREL UFUK

Antropoloji bilimi, 19. yüzyıldan bu yana iki ana damarda ilerlemiştir. Türk kimliği ile ona karşı çıkarılan etnik iddialar arasındaki temel uçurum, tam da bu iki disiplinin çatışma alanında gizlidir.

Biyolojik Antropoloji, insanı bedensel özelliklerine, genetik kodlarına ve kafatası yapısına göre tasnif eder. 20. yüzyılın Carleton S. Coon gibi isimleri tarafından temsil edilen bu okul, insan topluluklarını “ırksal tipler” üzerinden kategorize etmeye çalışmıştır. Ancak modern genetik biliminin öncüsü Luigi Luca Cavalli-Sforza, “Genlerin, Halkların ve Dillerin Tarihi” adlı çalışmasında kanıtlamıştır ki; yeryüzünde “saf ırk” diye bir şey yoktur ve insan grupları arasındaki farklar kategorik değil, süreklidir. “İnsan grupları arasındaki genetik farklar, grup içindeki bireyler arasındaki farklardan çok daha azdır.” Ne var ki Cumhuriyet felsefesi, bireysel farklılıkları gözetip vatandaşlık temeline dayalı bireyleşmeyi inşa ederken, bölücü terör örgütü ve reklamcıları, grup farklarını abartarak kitlesel kaosa yol açacak tetik jargonları sürekli tekrarlamaktadır. Bu sözde farklıkları, biyolojik indirgemecilik sınırları içinde debelenen “halklar, etnisiteler, mezhepler” söylemleri üzerinden siyasallaştırmaktadır. Cumhuriyet’in hedeflediği bireyleşme projesi, gruplaşma, hizipleşme, etnik-mezhepsel çatıştırma ve ilkel biyolojik ayrımlaşma körüklenerek büyüyen sözde farklılıklar arasında sıkışmaktadır. Birey, devlet ve iktidar hatta diğer siyasi yapılarla ilişkisini, bireyliği üzerinden değil, Kürt sorunu yalanına inandırılan grup ya da gruplara mensubiyet üzerinden kurmakta; böylece vatandaş olarak eşit hak ve hürriyetler imkanından yararlanma fırsatı önünde dururken, parçası yapıldığı grubun ya da yapının “olmayan hakkı talep etme” veya “var olan eşitliği” perdeleme tuzağına düşürülmektedir. Biyolojik “farklılık” sanrısı, “siyasallaşmaya/siyasallaştırılmaya çalışan/çalışılan” terör aracılığıyla geri kalan masum çoğunluğu psiko-patolojik cendereye itmektedir. İki de bir öne sürülen “farklılık”, biyolojik mi yoksa siyasal mı, ya da kültürel mi, sorusu yanıtsızdır ve yanıtsız da kalmaya devam edecektir.

Bugün “Kürtçülük” adı altında yürütülen siyasal hareket, Cavalli-Sforza’nın bilimsel olarak yıktığı o eski “biyolojik ırkçılık” tuzağına düşmüştür. Sforza, ırk sınıflandırmalarının keyfi olduğunu, çünkü genetik özelliklerin (örneğin ten rengi veya kan grupları) bir bölgeden diğerine aniden değişmediğini, “gen akışı” (gene flow) nedeniyle kademeli olarak değiştiğini belirtir. Türklük kavramı tam da bu tespite karşılık gelen bir tanımdır. O nedenle Atatürk, “Türkiye’de yaşayan Türkiye halkına “Türk ıtlak olunur” demiştir.ve Türkiye’de bunun dışındaki her kimlik, olsa olsa biyolojik tanımlama sınırları içinde kalacaktır. Biyolojik tanımlamadan siyasa devşirmek, dış destekle değil, söz konusu grubun ya da kitlenin, tarihsel, dilsel ve bilimsel iç dinamiklerinin olup olmamasıyla doğrudan ilgilidir. Ancak bu sayılanlardan hiç biri, “temenni”, 1akarış”, dua”, olmadı “terör”, olmadı, emperyalist destek ile gerçekleşmez, tarihte, ırk tanımının belirlediği talep ve isteklerle ya da terörle kurulan hiçbir devlet örneği de yoktur.

Şu meşhur tespiti yapar: “Irkları sınıflandırmaya yönelik her girişim, kullanılan genetik belirteçlere göre farklı sonuçlar verir. Bu da ırk kavramının biyolojik bir temeli olmadığını gösterir.”

Ortada tarihsel bir hukuk metni ya da ortak bir bilim dili olmadığı için, tek sığınakları seçilemeyen “genetik aidiyet” yani biyolojik bir hapishane olmuştur. Oysa bir kimliği biyolojiye hapseden her tanım, kaçınılmaz olarak faşizme savrulur.

KÜLTÜREL ANTROPOLOJİNİN ŞAHİKASI: TÜRK MİLLETİ

Buna karşın Türk Milliyetçiliği, modern antropolojinin babası sayılan Franz Boas’ın “kültürel görelilik” ve “ırkın kültürden bağımsızlığı” tezleriyle örtüşen bir yapıdadır. Boas, “The Mind of Primitive Man” adlı eserinde, bir toplumu büyük kılanın genetik mirası değil, yarattığı kültürel değerler olduğunu ispatlamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, tam da bu Boasyen devrime uygun olarak Türklüğü; biyolojik antropolojinin konu edindiği bedensel özelliklere göre değil; Edward Burnett Tylor‘ın klasikleşmiş “kültür” tanımındaki gibi; bilgiyi, sanatı, ahlakı, hukuku ve töreyi kapsayan o karmaşık bütünlük üzerinden kavramlaştırmıştır. Türk kimliği, binlerce yıllık birikimiyle biyolojik sınırları aşmış, tarihsel ve siyasal bir kapsayıcı “üst kimlik” haline gelmiştir. Bu haliyle Türklük, bütün farklılıkları bu şemsiye altında barış ve hakkaniyetle yaşatabilme sanatıdır.

TERMİNOLOJİK EGEMENLİK VE ‘ÖDÜNÇ SİYASET’

Antropoloji bilimi bize şunu söyler: Bir topluluk, ancak kendi kavramlarını üretebildiği ve bu kavramları evrensel bir hukuk nizamına dönüştürebildiği ölçüde “millet” vasfını kazanır. Türk Milleti, “Töre”den “Anayasa”ya, “Kağan”dan “Cumhurbaşkanı”na uzanan bu terminolojiyi binlerce yıl önce tamamlamıştır. Bizim devlet kurma yeteneğimiz, kelimelerimize nakşedilmiştir.

Bugün karşımıza çıkarılan “Kürtçülük” ise, siyasal kavramlarının tamamını Türkçeden veya Batılı efendilerinden “ödünç” almaktadır. Kendi dilinde “demokrasi”, “özgürlük”, “eşitlik” veya “devlet” kavramlarını tarihsel bir süreçte inşa edememiş, bu kelimelerin içini bir medeniyet birikimiyle dolduramamış bir yapının siyasal iddiası, antropolojik bir **”boş küme”**dir. Bu boşluk, bugün terörle ve emperyalistlerin stratejik çıkarlarıyla doldurulmaya çalışılmaktadır. İşte bu yüzden Türklük birleştirici bir çelik çekirdek, etnikçilik ise dışarıdan üflenen bir sabun köpüğüdür. Siyasi tecrübe ve deha, dilenerek edinilemez. Devlet, yalvar yakar ya da terörün örgütlü silahlı taciziyle kurulamaz. Tarihte bunun tek bir örneği yoktur.

‘KÜRT SORUNU’ UYDURMASI VE KÜLTÜREL İFLAS

Sözde “Ermeni Soykırımı” uluslararası yalanı ve iftirası tutmayınca aynı çevreler şimdi de “Kürt Sorunu” yalanı ve iftirasını dolaşımda tutmaya çalışıyor. İki yalan da aynı amaca yöneliktir: Türklüğü yıpratmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak…

Osmanlı’nın son dönemlerinden bugüne dek servis edilen “Kürt Sorunu” uydurması, kültürel bir kimlik inşası değil, biyolojik bir daralma girişimidir. Bu noktada Ernest Renan’ın “Ulus Nedir?” sorusuna verdiği cevap hayati önemdedir: Renan, bir ulus olmanın şartını “ortak bir ırk”ta değil, “birlikte büyük şeyler başarmış olma ve daha fazlasını yapma iradesi”nde görür.

Kürtçülüğün çıkmazı buradadır: Birlikte büyük şeyler başarmış olma iradesini (yani Türk Milletini) parçalamaya çalışırken, yerine koyabilecekleri bir “kültürel derinlik” yoktur. Eğer bu birikim mevcut olsaydı ne terör örgütü ne bir kısım siyasiler ne de emperyalistler Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden “Kürt Devleti” dilenciliği yapmazlardı. “Ödünç siyaset”, dün İngilizin, bugün ABD’nin uydusu olmayı beraberinde getirir. Unutulmamalıdır ki; “El atına binen, tez iner.”

SEÇMEN KİMLİĞİ VE DEMOKRATİK ALDATMACA

Bugün Türkiye’de 60 milyon seçmen üzerinden yürütülen “Kürt seçmen” tartışmaları, tam bir sosyolojik ve antropolojik saptırmadır. Sandığa gidenleri hangi ölçüte göre “Kürt” ya da “Kürt olmayan” diye ayırıyorlar? Seçmenin dini, ırkı olmaz; seçmen iradesi olan bir öznedir.

Türklük ve Türk Milliyetçiliği birleştirir; çünkü bir Türk vatandaşı, salt Türk ırkından olup olmamasıyla değil, Türk vatandaşlığının gereği olan tarihsel ve kültürel aidiyete katkısı üzerinden tanımlanır. Meri yasalara, hukukun üstünlüğüne, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine, Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılık, Türklüğün tek ve gerçek ölçütüdür. Biyolojiden mi yoksa kültürden mi türetildiğine en ateşli savunucularının bile karar veremediği bir yapı, bu kapsayıcı vizyonun karşısına çıkarılamaz.

ÇELİK ÇEKİRDEK VE SABUN KÖPÜĞÜ

Sonuç olarak; Türk kimliği kültürel antropolojinin bir şaheseri olarak kapsayıcı, kucaklayıcı ve medeniyet kurucudur. Buna karşılık, bugün siyasal bir araç olarak kullanılan Kürt kimliği inşası, biyolojik antropolojinin dar sınırlarına sıkışmış, tarihsel ve dilsel derinlikten yoksun, yapay bir projedir.

Türk Milliyetçiliği ruhuyla yönetilen bir Türkiye, her türlü etnik ve dinsel farklılığı “Türklük” üst kimliğinde ve “eşit vatandaşlık” hukukunda birleştirme gücüne sahiptir. Bu hoşgörü vizyonunu ve tarihsel birikimi başka hiçbir etnik iddia taşıyamaz. Türklük, bu coğrafyanın bin yıllık birikimiyle yoğrulmuş bir çelik çekirdektir. Etnik bölücülük ise emperyalist başkentlerin laboratuvarlarında üretilmiş, ilk ciddi rüzgârda sönüp gidecek bir sabun köpüğüdür.

Türkiye Cumhuriyeti, bu çelik çekirdek etrafında kenetlendiği sürece ne terörün silahlı tacizi ne de “ödünç siyasetlerin” figüranları bu kaleyi sarsabilecektir.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!