Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
Dil, düşüncenin sadece evi değil, aynı zamanda hem mimarı hem de bekçisidir. Onu biçimlendirir, taşır, sınırlar ve en nihayetinde nesiller boyu yeniden üreterek kolektif bir zihniyet, bir kader inşa eder. Bir toplumun en köklü korkuları, en konforlu yalanları, en büyük entelektüel tembellikleri ve en sinsi ikiyüzlülükleri, çoğu zaman dilin en masum görünen, en gündelik ifadelerinin dokusuna sinmiştir. Bu ifadeler, bir toplumun zihinsel DNA’sını ortaya seren, otopsi masasına yatıran en güvenilir verilerdir.
Bu bağlamda Türkçenin kültürel bilinçaltına bir ur gibi işlemiş “Hayırlısı olsun” ifadesi, masum bir temenninin çok ötesinde, derin bir toplumsal patolojinin ve teolojik bir açmazın dilsel bir semptomudur. Görünüşte bir dua; derinde, sorumluluğun topyekûn reddi. Görünüşte bir tevazu; özünde, iradenin ve aklın gönüllü idamıdır. Bu söz, bir iyi niyet değil, bir düşünsel iflas beyanı, bir irade iptali fermanıdır.
DÜĞÜMÜ ÇÖZEN DEĞİL, SOHBETİ İNFAZ EDEN KILIÇ
Bu ifadenin en sinsi ve yıkıcı işlevi, bir tartışmanın en kritik anında ya da bir kararın arifesinde, tam da aklın bir sonuca varmak üzere olduğu o kırılgan anda ortaya çıkmasıdır. Hayal edelim: Bir aile, çocuklarının geleceği hakkında önemli bir karar almak üzeredir. Eğitim mi, sanat mı? Yurt dışı mı, yurt içi mi? Saatlerce artıları ve eksileriyle tüm olasılıklar masaya yatırılır, mantık silsileleri kurulur, veriler karşılaştırılır. Tam da bir yol haritası çizilecekken, aile büyüklerinden biri o meşhur cümleyi kurar: “Neyse, çok da zorlamayalım, hakkında hayırlısı ne ise o olsun.”
Bu sözle birlikte o ana dek örülen bütün argüman ağı, sarf edilen tüm entelektüel çaba buharlaşır; çünkü bu ifade iki çatallı bir düşünceyi temsil eder:
1) “Bizim aklımız, neyin ‘hayırlı’ olduğunu bilmeye yetmez.” Dahası hayır bildiğimizde şer, şer bildiğimizde hayır vardır. Bu, o ana kadar konuşulan her şeyin bilgi yönünden “boş” olduğunu ilan eden, acımasız bir epistemolojik çöküştür. Bir iş toplantısında, fizibilite raporları ve pazar analizleri üzerine saatler süren bir tartışmanın sonunda bir yöneticinin söylediği “Hayırlısıyla bu işe girelim bakalım,” demesi de aynı anlama gelir: Analizi ve veriyi değil, soyut bir “hayırlı olma” ihtimalini esas alıyoruz.
2) Cümlenin sonundaki edilgen “-olsun” kipiyle de nihai iyi, yani “hayır”, faillerin iradesinin ve eyleminin tamamen dışına, kontrol edilemez, ontolojik bir sürgüne yollanır. Akıl devreden çıkmış, konuşma infaz edilmiş, sorumluluk ilahi bir adrese postalanmıştır.
TEOLOJİK BİR KAZIĞA VERİLMİŞ KURNAZ CEVAP
Peki, bir toplum neden aklını ve iradesini bu kadar kolayca ve gönüllü bir şekilde askıya alır? Cevap, teolojinin kalbindeki o meşhur, kasıtlı olarak belirsiz bırakılmış ve çözümsüz gerilimde yatar: Kader ve özgür irade. Bir yanda, her şeyi ezelde bilen, yazan ve mutlak surette takdir eden bir Tanrı (Kader); diğer yanda, tüm eylemlerinden sorumlu tutulan, sınanan ve özgür olduğu varsayılan bir insan (İrade).
Bu ikisinin sınırı, iki düşman ülkenin sürekli çatışması için kasten mayınlı ve tanımsız bırakılmış bir sınır şeridi gibidir. Maksat bellidir: Hem Tanrı’nın mutlak egemenliğini ve bilgisini tartışılmaz kılmak hem de insanı özgür iradesiyle eylemlerinden sorumlu kılmak. Bu, mantıken çözülmesi imkânsız, birbiriyle çelişen iki önermeyi aynı anda doğru kabul etmeyi gerektiren bir paradokstur.
İşte “Hayırlısı olsun” tam da bu noktada devreye girer. Bu söz, Tanrı’nın insana attığı bu teolojik kazığa, insanın verdiği yorgun, kurnaz ama bir o kadar da ucuz ve aciz bir cevaptır. Adeta şöyle der: “Madem oyunun kuralları en baştan muğlak, madem hem her şey senin takdirin hem de sorumlu olan benim, o halde ben bu oyundan çekiliyorum. Ben bu paradoksu çözemem, sorumluluğunu da alamam. Hayırlısı ne ise, onu sen yap.” Bu, bir dua değil; ilahi bir absürtlük karşısında çekilmiş pasif-agresif bir rest, zımni bir teslimiyet anlaşmasıdır.
TOPLUMSAL FELCİN ANATOMİSİ: SİYASETTEN SOKAĞA BİR UYUŞTURUCU
Bu kaçış mekanizması, ikiyüzlülükle korkaklığın aynı zihinsel zaafın iki farklı yüzü olduğunu kemâl-ı vuzuhla gösterir. “Hayırlısı olsun” diyen kişi, çoğu zaman muhatabının fikrine katılmadığını veya teklifini beğenmediğini söyleme cesaretini gösteremeyen bir kor-kak-tır. Net bir “hayır” diyerek üstleneceği gerilimin sorumluluğundan kaçar ve itirazını dini bir teslimiyet maskesinin ardına gizler. Bu, dindarlık kılığına bürünmüş riyakârlığın, korkaklığın ve entelektüel tembelliğin ta kendisidir.
Bu ve benzeri ifadeler (“İnşallah”, “Nasip”, “Takdir-i ilahi”), birey ve toplum için birer psikolojik afyondur. Anlık bir rahatlama ve sahte bir huzur sunarlar, ancak bedeli uyuşukluk, atalet ve düşünce ve irade felcidir. Bu felcin tezahürlerini hayatın her alanında görmek mümkündür:
Siyasette: Bir seçim kaybedilir, “Milletin takdiri, hayırlısı olsun” denir. Ama neden kaybedildiği, hangi hataların yapıldığı, politikaların neden halkta karşılık bulmadığı üzerine sesli bir özeleştiri yapılmaz. Liyakatsiz bir bürokrat kritik bir göreve atanır, muhalefet edenler bile bir noktadan sonra “Ne diyelim, memleket için hayırlısı olsun” diyerek eleştirinin dozunu düşürür. Ekonomik bir kriz patlak verdiğinde, “Bu günleri de atlatırız inşallah, Allah sonumuzu hayretsin” temennisi, somut çözüm ve hesap sorma talebinin yerini alır. Böylece “hayırlısı olsun”, iktidarlar için hesap vermekten kaçınmanın, halk için ise hesap sormaktan vazgeçmenin en konforlu bahanesine dönüşür.
Sosyal Hayatta ve Kamusal Alanda: Yıllardır deprem bölgesinde olduğu bilinen bir şehre çürük binalar dikilmesine göz yumulur, denetimler yapılmaz. Tek önlem, “Allah korusun” duasıdır. Felaket yaşandığında, ihmalin sorumluları olan müteahhitler, denetçiler ve siyasetçiler yerine soyut bir “kader” suçlanır. Enkaz başlarında edilen dualar ve “takdir-i ilahi” açıklamaları, sorumluluğu ilahi bir güce yıkarak beşeri suçları aklamaya yarar. Ölen yüzlerce insan için “Hayırlısı buymuş” denilerek, aslında geri kalanların benzer bir kaderi yaşamaması için yapılması gerekenlerden kaçılır.
Kişisel Hayatta: İş başvurusundan ret cevabı alan genç, özgeçmişini veya mülakat performansını sorgulamak yerine “Nasip değilmiş, hayırlısı buymuş” diyerek kendini rahatlatır ve gelişim fırsatını teper. Kötü giden bir ilişkiyi veya evliliği kurtarmak için çabalamak yerine “Hayırlısı buymuş, olanda hayır vardır” diyerek pasif bir çürümeye göz yumar. Bu tavır, bireyi hayatının öznesi olmaktan çıkarıp, olayların pasif bir kurbanına dönüştürür.
Bir savaş olur, bombalar sivillerin üzerine düşer ve biz deriz ki, “Allah ümmeti Muhammed’i korusun.” Soru basit, ham ve acımasızdır: Niye korusun? Ve ne zaman, nerede korumuş? Bu temenni, tarihsel bir gerçekliğin değil, çaresizliğin, eylemsizliğin ve kolektif suçluluğun üzerine serilmiş konforlu, ilahi bir yalandan ibarettir.
SONUÇ: ENTELEKTÜEL İSYAN VE İRADEYE SAHİP ÇIKMA ÇAĞRISI
Peki, bu zihinsel prangadan, bu kültürel uyuşukluktan nasıl kurtulacağız? Çözüm, “hayırlısı olsun” diyerek sığındığımız o sahte huzur alanını terk edip, sorumluluğun rahatsız edici ama bir o kadar da onurlu sahasına adım atmaktan geçiyor. Cevap, edilgen temennileri, aktif sorularla ikame etmekte yatıyor.
“Hayırlısı olsun”un panzehiri, basit ama şu devrimci sorulardır:
“Neden?”
“Nasıl?”
“Daha iyisi nasıl olur?”
“Bu durumun sorumlusu kim?”
“Bu sonucu değiştirmek için ben ne yapabilirim?”
Bu soruları sormak bir entelektüel isyandır. Kaderciliğin kolaycı ninnilerine karşı aklın ve iradenin manifestosunu ilan etmektir. Yanlış giden bir şey karşısında ellerini göğe açıp soyut bir “hayır” dilenmek yerine, kollarını sıvayıp o “hayrı” kendi elleriyle, kendi aklıyla inşa etmeye talip olmaktır.
Elbette hayat belirsizliklerle doludur ve insan her şeyi kontrol edemez. Ancak bu, kontrol edebileceğimiz alanı da terk etmemiz için bir gerekçe değildir. İrade, tüm olasılıklar tüketildikten sonra değil, en başta devreye girmesi gereken bir yeti, insanı insan yapan bir onurdur.
Gelin, bu zihinsel felç halinden hep birlikte çıkalım. İrademizi iptal eden bu beyannameden vazgeçip, kendi geleceğimizin, kararlarımızın ve hatta hatalarımızın altına cesaretle imzamızı atalım. Çünkü unutmayalım ki “hayır”, göklerden bir lütuf olarak beklenmez; yeryüzünde, akıl, emek ve iradeyle ilmek ilmek örülür. Ve bu örgüyü örmek, her şeyden önce bizim görevimizdir.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i, insanın sahip olduğu iradi gücün sınırlarını zorlayarak kurdu; kadere, şansa, talihe bırakmadı. İnançlıydı ama inancının temennilere, teslimiyetlere ve ilahi kadere havale yaparak hayırlısı olanı hazırlayıp önüne koymayacağını bilecek kadar da akılcı ve eylemci idi. “Sarı saçlı, mavi gözlü adam”dan yana olmak, onu tekrar dünyaya özlemle çağırmakla değil, açtığı yoldan kararlılıkla ilerlemek demektir. Emperyalizmin stres topuna dönmüş etnik bölücülük ile siyasal dincilik (Feto, tarikatlar, cemaatler), “Cumhuriyet kendini korur” ile “hayırlısı olsun” kaderciliğine terk edilen alanda ülkemizi ve Türk Milleti’ni Gazi meclisimizden tehdit ederek, küfürler savurarak yok etmeye çalışırken hiç de kaderci değildir. Cumhuriyet’i korumak ve kollamak, Türk Milleti’ni ilelebet payidar etmek ancak havaleci miskinlikle savaşarak mümkün olacaktır.
Türk aydınlanması nasıl kaderci ve temennici olabilir? “Hayırlısı olsun”, değil, hayırlısını oldurmak, Cumhuriyet’e bağlılığın zorunlu şartı olmalıdır.
Örnek mi istiyoruz?
Nihat Genç, bütün ömrünü ülkemizin ve Türk milletinin makus talihine söylemiyle eylemiyle direnerek, vuruşarak, savaşarak feda etti, ediyor ve inşallah devamını da getirecek. O, erdemliği, fedakârlığı ve eyvallahsız duruşuyla bütün Türk gençlerine, ülkesini, Ata’sını ve ulusunu seven bütün insanlarımıza örnektir.
Değerli hocam…
Yazının temel savı net: “Hayırlısı olsun” gibi ifadeler, çoğu zaman düşünce tembelliğinin, irade terk edişinin ve sorumluluktan kaçışın örtüsüdür.
Bu tespiti göz ardı etmek, elbette düşünsel bir samimiyetsizlik olur. Ancak meseleyi sadece buradan okumak da bana göre eksik ve tek yönlü bir değerlendirme olur. Zira bu ifadenin toplumdaki karşılığı, yalnızca bir “zihin uyuşturucu”sundan ibaret değil. Aynı zamanda bir teslimiyet dili, bir mahrem tevekkül alanı, hatta çoğu zaman kişinin içindeki kararsızlıkları incitmeden geçiştirme biçimi.
Evet, bazen “hayırlısı olsun” diyen bir insan gerçekten de karar almaktan kaçıyordur. Belki fikrini açıkça söyleyemiyor, belki sorumluluk almak istemiyor, belki de aklı yormaktan imtina ediyordur. Ancak bazen de aynı sözü eden biri, aklının ve kalbinin sınırına varmış, çabasını göstermiş, söylenecek sözünü söylemiş ve en sonunda “bundan sonrası artık bana ait değil” diyordur. Bence bu ayrımı gözetmeden yapılan her genelleme, inançlı insanın zihin dünyasına dışarıdan bakma hatasını barındırır.
Benim için “hayırlısı olsun”, her zaman edilgen bir teslimiyet anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman çabanın, düşüncenin ve kararın ardından gelen bir kalbi tevekkül ifadesidir. Yani akıl yürütme sonlanmaz; ama gönül, sonucu kontrol etme arzusunu bırakır. Bunu bir tür duanın sessiz biçimi olarak görmek de mümkündür. Ne bağırır, ne isyan eder; sadece içinden “Rabbim, elimden geleni yaptım, hayrına razıyım” der.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım var: Bir kavramın ya da ifadenin kötüye kullanılıyor olması, onun asli değerini iptal etmez. Evet, toplumda “nasip”, “takdir-i ilahi”, “hayırlısı olsun” gibi sözlerin arkasına sığınılarak sorumluluktan kaçıldığı örnekleri çokça görüyoruz. Ama bu, bu sözlerin tamamının aldatıcı, uyuşturucu ya da ikiyüzlü olduğu anlamına gelmez. Bazı kelimeler vardır ki, içindeki niyetle anlam kazanır.
“Hayırlısı olsun” ifadesinin, sorgulamanın ve hesap vermenin önüne perde olması elbette tehlikelidir. Hele ki siyasette, felaketlerde ya da toplumsal olaylarda bu ifadelerin ihmali örten birer örtü haline gelmesine kesinlikle karşı durmak gerekir. Ancak aynı sözün bir annenin yüreğinden döküldüğünde, bir öğrencinin bekleyişinde ya da bir işçinin gayretinden sonra ettiği duada ne anlam taşıdığını da unutmamalıyız.
Bir kelimeyi anlamdan koparıp sadece yapısına bakarsak, elimizde sadece sesler kalır. Oysa ben inanıyorum ki “hayırlısı olsun” bazen bir suskunluğun, bazen bir kırılganlığın, bazen de derin bir inancın örtüsüdür. Ve bu inanç, akılsızlık değil; akılla beraber yürüyen bir içsel teslimiyettir.
Benim nazarımda mesele; ne sadece “hayırlısı” deyip kenara çekilmek, ne de her şeyi sadece irademizle şekillendirebileceğimize dair bir kibirle hareket etmektir. Asıl mesele, irademizi sonuna kadar kullanmak, sonra da gönlümüzü sonucu teslim edecek kadar olgunlaştırmaktır.
Bu yazıya bir cevap yazma ihtiyacım, sadece “hayırlısı olsun” ifadesinin değil, aynı zamanda toplumun inançla kurduğu dilin de tek yönlü okunmaması gerektiği fikrinden kaynaklanıyor. Her inanç, her söz, her tutum, kendi bağlamında ve niyetiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Kelimelerimizin içini boşaltan da biziz, içini sevgiyle dolduran da.
Şunu da unutmamalıyız: Aydınlanmacı bir toplum ideali elbette değerlidir, ama toplum dediğimiz yapı yalnızca akıldan değil, kalpten ve inançtan da oluşur. İnsanlığın bütünü henüz bu olgunluk yolculuğunu tamamlamamıştır. Tanrı inancı, hâlâ milyonlarca insanın içsel dayanağı, umudu ve tutunduğu yerdir. Bu inanç; çıkar için değil, temiz bir kalple, arayışla ve adanmışlıkla yaşanıyorsa, ona karşı da incelikle yaklaşmak gerekir. Aydınlanma yolunda yürürken, henüz o yolu kalbiyle arşınlayanlara karşı daha hassas, daha anlayışlı olmak, bizi zayıflatmaz; bilakis insanî kılar.
Saygılarımla…
Serkan Fincan
Sayın şahin filiz sizden çok özür diliyorum.
“Teolojik kazık” sözünüzü ilahi kazık diye anladığım içindi kızgınlığım.
Tekrar özür diliyorum
Hocam sen bize Tengri’yi anlat.Akıl hayır ve sevgi onda!
Tengri insan icadı bir sözde Tanrıdır, Hint Tanrıları gibi. Onun eski Türklerin Tanrısı olmasını öne sürüp kendi adının Allah olduğunu bildiren gerçek ve tek yaratıcının aslında bir Arap Tanrısı olduğu şeklindeki şoven, ırkçı ve küçümseyici ama geçersiz iddiayı, en güçlü bir şekilde ret ediyorum.
Kuran kitabının bir insan eseri olamaycağına dair hiç bir şey okumadan yani bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olup sadece Hz. Muhammet ile ve sonrasındaki müslüman Arapların değil bütün insanların ve yaratılmışların yaratıcı olan Allah’ı geçersiz ve yok sayarak, ölümden sonrası için bir şey belirtmeyen ve anlam taşımayan sözde eski Türk Tanrısı Tengri’yi bu çağa getirmeye ve kabul ettirmeye çalışma girişimi boş ve gereksiz bir iştir.
Türkün Türk olmayana ve Türk olmayanın Türke bir üstünlüğü olamaz, soy ile övünmek akıl dışı ve gereksizdir. Bütün insanların milleti tektir, millet-i Âdem, yani Hz. Âdem’in milleti! Hz. Âdem’in milleti neydi diye hiç sorabilir misiniz? Elbette soramazsınız, o halde İslam dinini Arapların dini diye düşünmek ve onun yerine icat edilmiş eski Türk Tengri inanışını rehber zannetmek, temelden yanlış ve dayanaksız bir fikirdir. Siz önce İslam tarihini bir okuyun. Kuran kitabının nasıl Hz. Muhammet’e iletildiğini bir okuyun. Yâni önce bilgi sahibi olun da ondan sonra hâlâ onu diyebilecek fikir meydana gelebilirse ki, meydana gelmesi akıl ve mantığa aykırıdır, işte ancak o zaman, sözde Tanrı, Tengri’den bahsedin.
Naçizane tavsiyem, İslam dininin tarih boyunca kendi menfaatine göre eğip büküp çarpıtarak yaşayan kesimlere duyduğunuz haklı tepkiyi gerekçe olarak öne sürerek zaten kendisi de bu kesimleri ret eden asıl İslam dinini, doğru bir şekilde anlayıp ona inanmayı tercih etmenizdir. Önce, Hz. Ali’nin inanmayan komşusuna verdiği müthiş cevabı öğrenin ve sonra da bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olarak bahsettiğiniz boş ve gereksiz Tengri fikrinden derhal vazgeçin, zararın neresinden dönülürse kârdır, net!
Fena sigaya çekmişsiniz beni lakin uzun ve lüzumsuz yorumunuzla kendinizle çatışmışsınız.Allah bile kulunun tercihini (iradesini) yarattığına bırakırken ve yargılamazken siz hangi cüret ve ruhsatla beni yargıladınız?Yetkili bayi misiniz?Tengri terbiyesi ve kültürünü istememin önündeki engel nedir?Yasak mıdır?Sizin ağzınızın tadına uymadı diye fikrimi aklımı gönlümü sizin bilmem ne kültürünüze göre tamir tadilat mı edeceğim?İslam dinini anlamış ve iman (İman) etmiş olsanız hemen yanınızdakinin inancına dil uzatmanın şirk olduğunu bilmiş olman gerekirken siz çağlıyorsunuz ve Yaradan’ın kendisinin bile midesinin bulandığı domuzdan aşağı maymundan aşağı dediği müşriklikle meşgul oluyorsunuz.Olmayın.Cehalet ve cüret hakikate çarpar döner surata patlar.Boş ve gereksiz lakırdınızı cebinize sokun ve kendi ismet-i hariminizde sakladığınız inancınızı koruduğunuz gibi başkasının ismet-i harimine elinizi dilinizi belinizi sokmayın.Hadi başka kapıya!
Siz hangi cüret ve ruhsatla Tengri’den bahsettinizse ben de aynı şekilde Allah’tan bahsettim. İslam dininin insanlara gönderilmesinin sebebi geçersiz çok Tanrı inancının terkedilmesi ve asıl önemli olarak insanın ölümünden sonra işleyecek sürecin ne olduğu konusunda insanları önceden uyarmaktır. Tengri terbiyesi insan icadı olduğu için bunlardan hiç bahsedemez ve insanı teleafisi olmayan korkunç bir zarara uğratır. İnsanları yanıltmayın diye itiraz ettim, siz Cehenneme gitmek isterseniz ben sizi elbette tutamam ama acırım, merhamet gereği. Siz daha şirkin ne olduğunu bilmeden benim o günahı işlediğimi düşünüp hata etmektesiniz. Allah’ın yanında başka ilah edinmek anlamındaki geçersiz görüşe bu devirde hiç kimse dönüp bakmazken cahilane bir şekilde beni bir de bununla suçlamanız akıl alır bir şey değildir doğrusu. Asıl sizin cevabınızın boş ve gereksiz olduğunu anlamanızı temenni ederim. Bu köşede herkes herkese itiraz etme hakkına sahipken siz beni bundan hangi yetkiyle nasıl men edebilirsiniz ki? Kapınız çürük olduğu için uğramak zaten mümkün değil. Lütfen kendinize iyi davranın haddiniz olmayan konularda bilgi sahibi değilken fikir sahibi olmaya çalışmayın. Esenlikler dilerim.
Sen ve senin gibiler cüretsizce insanların inancına dil uzatıp, haddin olmadığı konularda bilgisizce fikir sahibi GİBİ davranıp insanların inanç tercihlerine hala utanma fakirliğinde dil uzatıyorsun Hadi başka kapıya! demişler yüzsüzlük fakirliğinde bulunarak hala aynı kapıyı çalıp insanları bilgisiz fikirlerinle suçlayıp rahatsız ediyorsun! Hadi, hadi başka kapıya! Belki terbiye öğretiler orada. Sen ve senin gibiler çevrelerini ancak rahatsız ediyorsunuz! Hadi, başka kapıya İnsanları Rahatsız etme! Esensizlikler.
Daha bastan itibaren sacmalamissin !
Yahudiler ve Araplar ayni itrktan, dil ailesinden gelirler !
Allah , Elioh vb isimler hep aynidir.
Yahudilerin TANRISININ ADI; YAHVE, Allah Araplarin TANIMLAMASI.
Temelde her ikiside ayni !!!!
Kur`an bunu kendi söylüyor! Ben benden öncekilerin tamamlayicisiyim, diye !
Kac TANRI var yahu?!!!!!
Ortadogu “TANRIlar Mezarligidir !!!!! “
nasıl ki “Allahlar” diyemiyorsanız, “Tanrılar” da diyemezsiniz! “Tanrı” sözü özel addır ve tekildir!
Haddini bil, terbiyeni takın, benim inancıma dil uzatma! bre terbiye fakir şahıs!
“Tengri fikrinden derhal vazgeçin” demişsin, sana mı soracağız yaradanımıza nasıl sesleneceğimizi, istersem Tanrı derim, istersem Alah’derim!
“soy ile övünmek akıl dışı ve gereksizdir.” yazmışsın ya, ha git bunu aynada kendine söyle, git bunu Türk olmayıp Türklere kendi ırklarını empoze ederek üstünlük taslamaya çalışanlara söyle, her şeyden önce de terbiyeni takın, yoksa terbiye ne demek öğretirler sana!
Dil içerisinde yer alan “aydın” tarifini unutmaya başladığımız bu günlerde umut oldunuz. Sağolunuz.