Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Tarihin sahnesi, geleceğin mahpushanesi: Konya’nın merkezindeki dönüşüm üzerine düşünceler

Tarihin sahnesi, geleceğin mahpushanesi: Konya’nın merkezindeki dönüşüm üzerine düşünceler

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Öğrenciliğimin ve hocalığımın 30 yılını geçirdiğim Konya’ya bir vesileyle yolum düştü. Bu ziyaret sırasında, hafızamdaki şehrin katmanları ile karşımdaki yeni manzara arasında gidip gelirken hissettiğim yabancılaşmayı ve bu dönüşüme dair gözlem ve düşüncelerimi şu şekilde ifade etmek isterim:

Konya Büyükşehir Belediyesi’nin yıllardır bir medeniyet projesi olarak takdim ettiği “Tarihi Kent Merkezi’ni Canlandırma Projesi”, şehrin belleğini ve kimliğini yeniden yazma iddiası taşıyan, devasa ölçekli bir müdahaledir. Bu proje, şehrin omurgasını oluşturan, Kılıçarslan Meydanı’ndan başlayıp, Alaaddin Tepesi’nin eteklerinden süzülerek Tarihi Bedesten Çarşısı ve Kayalıpark üzerinden Mevlana Meydanı’na uzanan arteri bir “medeniyet hattı” olarak kodlar. Resmî söylem, bu çalışmanın amacını estetik bir bütünlük yaratmak, tarihi dokuyu ihya etmek, şehri modern karmaşadan arındırmak ve ziyaretçilere cazip, “otantik” bir deneyim sunmak olarak tanımlar. Dükkân cepheleri elden geçirildi, yollar tek tip taşlarla kaplandı, meydanlar adeta birer tören alanına dönüştürüldü.

Dün gece, bu uzun ve özenle cilalanmış hatta adımlarımı bıraktım.

Yürüyüşüm, şehrin manevi kalbine, Mevlana Dergâhı’na yaklaştıkça, projenin en yoğun hissedildiği bölgeye vardı. Karşımdaki manzara, ilk bakışta reddedilmesi güç bir güzellik sunuyordu: Taşın en parlak, en temiz tonuyla ışıldayan cepheler, geometrik bir kusursuzlukla döşenmiş yollar, geçmişin en asil hâlini bugüne fısıldayan altın sarısı bir aydınlatma… Her şey yerli yerinde, hatta olması gerekenden, yaşanmış olandan bile daha “mükemmel”di. Tarih, burada kirinden, pasından, yaşanmışlığın getirdiği kusurlardan arındırılmış, laboratuvar ortamında yeniden üretilmiş gibiydi.

Ama tam da o anda, zihnimde ince bir çatlak oluştu. O pürüzsüz, neredeyse steril güzelliğin ortasında, görünmez bir sızı kıpırdadı. Bir yanım, şehrimin tarihle yeniden barışmasına, o estetik uyuma sevinirken; diğer yanım bu güzelliğin fazla cilalı, fazla niyetli, fazla kurgulanmış olduğunu haykırıyordu. Gözümün gördüğü estetik haz ile zihnimin sezdiği yapaylık, aynı karede dondu kaldı. Bu, ne saf bir hayranlıktı ne de açık bir rahatsızlık; güzelliğin ardındaki niyeti, estetiğin bir propaganda aracına dönüşümünü görmenin yarattığı o karmaşık, tedirgin edici aydınlanmaydı.

TARİHİN İHYASI MI, TARİHİN TAKSİDERMİSİ Mİ?

Dikkatle bakıldığında, yapılan işin ölçeği ve niteliği, projenin niyetini ele veriyordu. Bu, mevcut tarihi yapıları koruma ve onarma üzerine kurulu klasik bir restorasyon çabası değildi. Bundan çok daha fazlasıydı: Eskimiş, kimliksiz veya “ideolojik olarak yanlış” bulunan modern yapılar sistematik olarak yıkılmış, yerlerine “tarihi” görünümü taklit eden, aslında düpedüz yeni olan binalar inşa edilmişti. Selçuklu ve erken dönem Osmanlı mimarisinin formlarını kopyalayan bu yapılarla, sanki şehir geçmişten bugüne doğru bir taşkına uğramış; tarihî olan, modernin üzerine yürüyerek onu yutmuş, yerinden etmişti. Ortaya çıkan manzara, doğal bir tarihî sürekliliğin katmanlı ve karmaşık dokusunun değil, abartılı, seçilmiş ve tek tipleştirilmiş bir tarihselleştirmenin ürünüydü. Konya’nın bu en merkezi kısmı, artık kendi geçmişinden bile daha “tarihî” görünüyordu. Bu, bir tür hiper-geçmişçilikti: Gerçeğin yerine geçen, sterilize edilmiş ve ideolojik olarak saflaştırılmış bir geçmiş simülasyonu.

Yol boyunca hissettiğim, bir tarihî film setinde dolaşıyor olma duygusuydu. Cepheler, sokak taşları, meydanlar… hepsi fazlasıyla “düzenli”, fazlasıyla “temsilî”, fazlasıyla temizdi. Havada tarihin o katmanlı, yaşanmış, bin bir anı barındıran kokusu değil, özenle yapılmış bir maketin kokusu vardı. Bu bir “ihya” değil, bir tür kültürel taksidermiydi: Şehrin yaşayan, dönüşen, nefes alan dokusunu öldürüp, içini boşaltarak ideolojik olarak istenen formda doldurmak ve camekânlı bir müzede sergilemek.

KENT MEKÂNINDA BİR İDEOLOJİK FETİH: NEO-ESKİCİLİK VE ORTAÇAĞ’A DÖNÜŞ PROVASI

Bu aşırı tarihselleştirme, son yıllarda Türkiye’ye hakim olan kültürel-politik yönelimden bağımsız düşünülemez. Bu sadece estetik bir tercih değil, kent dokusunu ideolojik olarak yeniden kurma, bir yaşam biçimini ve dünya görüşünü mekâna kazıma çabasıdır. Şehrin en merkezi meydanlarının bu sözde tarihi yapılarla donatılması, insanları Ortaçağ’ın dini, siyasi, fikri ve toplumsal yapısına hazırlamak, alıştırmak, benimsetmek ve bu yapıyı modernitenin karşısında mutlak bir otorite olarak konumlandırmak amacını gütmektedir. Bu, modernitenin temsil ettiği bireycilik, çeşitlilik, seküler kamusal alan gibi kavramlara karşı, cemaatçi, tek tip, dini referansların baskın olduğu bir toplumsal düzenin mekânsal provasıdır.

Meydanlar genişletilip törensel bir kimliğe büründürülürken, ara sokaklardaki Cumhuriyet dönemi mimarisinin izleri, 60’ların, 70’lerin apartmanları, yani halkın yaşayan hafızasının gündelik mekânları bir bir yok edilmektedir. Bu, eskiyi yeninin üzerine çıkarmak, geçmişi bugünün hâkimi kılmak, moderni ve onunla gelen tüm kültürel katmanları marjinalleştirmektir. Bu bir “neo-eskicilik”tir; hatta daha da ötesi, geçmişin sınırlarını bugünün topraklarına doğru genişleten bir tür “ideolojik irredantizm”dir. Ortaçağın sembolleri –kemerler, mukarnaslar, kündekârîyi andıran desenler– bugünün şehir mekânında yeni mevziler kazanırken, aslında Ortaçağ’ın medenî tasavvuru, modern hayatı kuşatma ve onu yerinden etme girişiminin en somut aracına dönüşmektedir.

Konya, bu anlamda tesadüfi bir seçim değildir. Tarihsel olarak Selçuklu başkenti olması, manevi bir merkez kimliği taşıması ve muhafazakâr sosyolojisi, onu her türlü ideolojik çabanın ilk uygulama alanı, bir sosyal mühendislik laboratuvarı haline getirmiştir. Burada denenen ve başarılı bulunan model, daha sonra başka Anadolu şehirlerine de bir “rol model” olarak sunulmaktadır.

DEĞİŞİME MEYDAN OKUMA: KONYA’NIN SON YİRMİ YILINA BİR CEVAP

Dahası, bu müdahale sadece geçmişe yönelik bir nostalji eylemi değil, aynı zamanda bugüne ve geleceğe yönelik çok net bir siyasi duruştur. Bu görüntüler, aslında Konya’nın son özellikle yirmi yıldır geçirdiği ciddi toplumsal değişime de bir meydan okumadır. Sanayileşmenin hızlanması, devasa bir üniversite kampüsüyle on binlerce öğrencinin şehre taşıdığı farklı yaşam tarzları, yeni açılan ve modern hayatın sembolü haline gelen kafeler, sosyal alanlar ve artan kadın görünürlüğü gibi dinamikler, Konya’nın geleneksel dokusunu dönüştürüyordu. Şehir, kendi içinde sessiz ama derinden bir modernleşme ve çeşitlenme yaşıyordu.

İşte bu kentsel dönüşüm projesi, bu gidişata “dur” deme, bu değişimi frenleme ve şehrin “asli” kimliğinin ne olduğunu anıtsal bir dille ilan etme girişimidir. Yeni inşa edilen bu tarihi-görünümlü surlar, aslında toplumsal değişimin enerjisine karşı örülmüş ideolojik bir barikattır. Mesaj açıktır: Konya’nın gerçek kimliği, sizin yaşadığınız bu karmaşık, modern ve çeşitli hayat değil; bizim size sunduğumuz bu saflaştırılmış, tekil ve “köklerine bağlı” kimliktir.

FOUCAULT VE BAUDRİLLARD’IN GÖRÜNCEN KONYA MEYDANLARI: HETEROTOPYA VE HİPERGERÇEKLİK

Bu durumu anlamak için kuramsal araçlara başvurmak aydınlatıcı olabilir. Michel Foucault, “heterotopya” (öteki mekânlar) kavramıyla, toplumdaki diğer tüm mekânları yansıtan, yadsıyan veya tersine çeviren özel mekânları tanımlar. Konya’nın bu yeni merkezi, tam da böyle bir heterotopyadır. Burası, gerçek geçmişin yaşandığı yer değil, iktidarın seçtiği, sahnelediği ve idealize ettiği bir geçmişin mekânıdır. Zamanın donduğu, gerçekliğin dışarıda bırakıldığı, kusursuz bir yanılsama alanı…

Jean Baudrillard ise “hipergerçeklik” kavramıyla, simülasyonların gerçeğin kendisinden daha gerçek hale geldiği bir durumu tarif eder. Konya’nın merkezi artık tarihi Konya’nın kendisi değil, onun bir kopyasıdır. Ancak bu kopya, aslının tüm kusurlarından, çelişkilerinden ve katmanlarından arındırıldığı için “daha mükemmel”, dolayısıyla aslının yerini alan bir hiper-gerçekliktir. Turistler ve hatta yerli halk, artık gerçek tarihe değil, onun ideolojik olarak yeniden üretilmiş, pırıl pırıl ve ambalajlanmış versiyonuna maruz kalmaktadır. Bu bir hafıza mekânı değil, bir hafıza suikastıdır.

SONUÇ: ESTETİĞİN ARKASINDAKİ MANİFESTO VE ESİR ALINAN GELECEK

İşte bu yüzden, o gece yürüyüşüm boyunca hissettiğim şey ne yalnızca estetik bir hayranlık ne de bütünüyle politik bir rahatsızlıktı. Bu, ikili, şizofrenik bir duyguydu: Gözüm taşların ve meydanların matematiksel düzenine takdirle bakarken zihnim, bunun ardındaki ideolojik sahneyi, o steril estetik diktatörlüğü seziyordu. Estetik ile propaganda, hafıza ile mühendislik, güzellik ile tehlike arasındaki gerilim, yürüdüğüm her bir kaldırım taşında kendini belli ediyordu.

Bir şehir, elbette geçmişini yaşatabilir, yaşatmalıdır da. Roma Forumu’nun kalıntıları, modern Roma’nın kaosu içinde dimdik ayakta durur; Berlin’de Reichstag’ın tarihi binasının tepesinde Norman Foster’ın modern cam kubbesi yükselir. Bu şehirler, geçmişleriyle diyalog kurar, onu bugünün bir parçası yaparlar ama geçmişi bugünün üzerine bir zırh gibi giymezler. Bir şehir geçmişini bugünün yerine koyduğunda, onu tek ve mutlak doğru olarak dayattığında ise geleceğini esir alır, potansiyelini boğar.

Konya’nın merkezinde gördüğüm bu dönüşüm, tam da bu riskin somut haliydi: Bir yanda göz alıcı bir “diriliş” sahnesi, diğer yanda şehrin yaşayan ruhunun, modern katmanlarının ve karmaşık hafızasının sessiz tasfiyesi. O gece gördüğüm şey, sadece taş ve ahşaptan ibaret değildi. O, bir ideolojinin kent hafızasına kanla değil, betonla kazınmış manifestosuydu.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 Yorum

  1. Aslında bu söylediklerinizin daha ilgincini ben Erzurum’da gördüm. Belediye yıkılmakta olan tarihi konaklara ilgi göstermez, bu konaklar günden güne sayıca azalıp izbeleşirken, bir yandan da bu konaklarla aynı görünüme sahip yeni binalar dikiyor. Bu kadar sapkın bir mantık olamaz.

  2. Güzel bir tespitiniz olmuş. Doğma büyüme Konya lıyım. Malesef bu yapılanlar millete farklı lanse edilip kafalarına göre yapılmakta. Benim çocukluğumun Mevlana Meydanı yeşillik içinde çok güzel bir yerdi. Ama şimdi inşaatçı belediye başkanımızın beton sevdasına kurban gitti. Milletin ağzını kapatmak içinde ağaçlar cami ve türbe temelini oynatıyor yalanı idi. Aynı beton sevdasını Kılıçaslan meydanında yaptılar koskoca bir beton ve çirkin bir grilik. Meram ı derseniz villalara kurban ettiler.

  3. Hocam izninle özetleyecek olursam şehrin içine sıçmışlar!

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!