Şahin Filiz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Ümmetten millete: Bir bekâ stratejisinin tarihsel analizi

Ümmetten millete: Bir bekâ stratejisinin tarihsel analizi

featured

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

“Ümmet” kavramı, İslam medeniyetinin kolektif hafızasında derin izler taşıyan hem teolojik hem de siyasi bir ağırlığa sahip bir mefhumdur. Ancak bu kavramın tarihsel gerçeklikten koparılarak hamasi bir siyasi söyleme dönüştürülmesi, altında yatan karmaşık dinamikleri ve acı tecrübeleri göz ardı etmek anlamına gelir. Bugün Türkiye’ye yöneltilen “ümmet birliği” çağrılarını doğru analiz edebilmek için, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel kopuşu ve bu kopuşun nedenlerini soğukkanlılıkla irdelemek gerekir.

TARİHSEL BİR PROJENİN ÇÖKÜŞÜ: DAĞILAN ÜMMET GEMİSİ

Osmanlı İmparatorluğu, altı asır boyunca, farklı etnik ve dini unsurları “ümmet” ve “millet sistemi” potasında bir arada tutmaya dayalı muazzam bir siyasi proje yürüttü. Ancak 19. yüzyıldan itibaren yükselen milliyetçilik akımları, bu projenin temellerini sarstı. İmparatorluğun Arap vilayetlerinde filizlenen ulusal hareketler, “ümmet” bağının siyasi sadakati garanti etmediğini ve Arapların kendi ulusal yollarını çizmeyi tercih ettiğini gösterdi.

Benzer şekilde, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren başlayarak Cumhuriyet döneminde de devam eden ve sayısı onlarcayı bulan ayrılıkçı isyanlar, aynı din ve coğrafyayı paylaşmanın siyasi birliği sağlamak için tek başına yeterli olmadığını gösteren bir başka tarihsel derstir. Bu isyanların belirli gruplar tarafından Kürtler adına çıkarılmış olması, elbette tüm Kürt yurttaşlarımızı bağlamaz. Ancak bu olgu, “dinsel aidiyet” çatısının, ulusal ve bölgesel talepler karşısında ne denli kırılgan olabildiğini göstermesi açısından göz ardı edilemez.

TARİHSEL BİR ZORUNLULUK: MİLLET OLMA KARARI

Bu tarihsel çözülme sürecinde “ümmet” gemisinde yalnız kalan Türkler, varoluşsal bir tehditle yüzleşti. Milli Mücadele, bu acı tecrübenin bir sonucudur ve Türk milletinin bekasını artık dağılmış bir “ümmet” kimliğinde değil, kendi egemenliğine dayalı bir “ulus” kimliğinde gördüğünün en net ilanıdır. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, romantik hayallerin yerine tarihsel gerçekleri koyan, bekasını ulus-devlet formülünde bulan rasyonel bir projedir. Türk halkı, İslam dünyasında belki de binlerce yıllık devlet geleneğinin getirdiği tecrübeyle “milletleşme” sürecini başarıyla tamamlamış ve bu sayede ayakta kalmıştır.

GÜNÜMÜZÜN PARADOKSU: YANLIŞ ADRESE GÖNDERİLEN DAVETİYE

Bu tarihsel arka plan ışığında, bugün Türk milletine yönelik “ümmet birliği” çağrılarındaki mantıksal ve tarihsel tutarsızlık belirginleşmektedir.

İç Çatışmalar Gerçeği: Aynı dinin ve hatta mezhebin mensupları olan İslam ülkelerinin asırlardır süren çatışmaları, mezhepsel gerilimlerin yol açtığı kanlı boğazlaşmalar ve siyasi rekabetler inkâr edilemez bir vakıadır. Kendi aralarında asgari birliği sağlayamayan, Gazze gibi ortak bir yara karşısında dahi bir araya gelemeyen bir dünyaya birlik çağrısı yapmak yerine, bu çağrının muhatabının neden bizzat kendileri olmadığı sorulmalıdır. 400 milyonluk Arap dünyası kendi içinde bir “birlik” kuramazken, bu yükü neden Türkiye’nin omuzlaması beklenmektedir?

Temel Sorun Milletleşememektir: Dünden bugüne İslam dünyasının temel sorunu, “ümmet” olamaması değil, modern anlamda “milletleşme” süreçlerini sağlıklı bir şekilde tamamlayamamış olmasıdır. Hukukun üstünlüğüne, kurumsal yapıya, ortak vatandaşlık bilincine dayalı istikrarlı ulus-devletler kurulamadığı müddetçe, “ümmet” çağrısı içi boş bir hamasetten öteye geçemeyecektir. Dolayısıyla Müslüman topluluklara bugün yapılması gereken çağrı, “ümmet olalım” değil, “önce kendi evinizde istikrarlı ve adil birer millet olun” çağrısıdır.

TÜRKİYE İÇİN STRATEJİK RİSK: İSTİKRARSIZLIĞI İTHAL ETMEK

Bu çağrının ardındaki en büyük tehlike ise, Ortadoğu’nun kronikleşmiş istikrarsızlığını, etnik ve mezhepsel fay hatlarını “ümmet” potası adı altında Türkiye’ye ithal etme riskidir. Türkiye’nin ulus-devlet yapısıyla elde ettiği görece istikrarı, bu “yamalı bohça” denklemine dahil etmek, ülkenin kendi iç barışını ve geleceğini tehlikeye atmak anlamına gelecektir. Kaldı ki, bölücü terör (PKK ve türevleri) ve onun coğrafyadaki uzantıları, sadece Türkiye’nin milli birliğine değil, “halkların kardeşliği” gibi sahte sloganlar ardına gizlenerek “ümmet” fikrinin dahi altını oyan birer fitne unsurudur.

SONUÇ: TARİHİ DOĞRU OKUMAK

“Ümmetin birliğini savunmak” kendi başına bir suç ya da ayıp değildir; ancak bu çağrının kime, ne zaman ve hangi tarihsel gerçeklik içinde yapıldığı hayati önem taşır. Yüzyıllar süren acı tecrübelerle kendi bekasının ancak milli egemenlikte olduğunu görmüş ve bu yolda bedeller ödemiş Türk milletine bu çağrıyı yapmak, tarihi tersinden okumaktır.

Bu çağrı, teolojik bir derinlikten veya tarihsel bir samimiyetten çok, güncel siyasi hedeflere hizmet eden, jeopolitik gerçeklikten kopuk bir proje olarak karşımızda durmaktadır. Asıl davet, Gazze’yi yapayalnız bırakan 400 milyonluk Arap dünyasına ve kendi içlerinde barışı bulamamış diğer Müslüman topluluklara yapılmalıdır: Önce kendi evinizi düzene koyun, önce aranızda “milletler” olarak bir barış ve iş birliği hukuku geliştirin. Ancak bundan sonra daha geniş bir iş birliğinden bahsedilebilir.

Dahası ümmet tasavvuru, naslarla belirlenen inanç konuları içinde değildir. Şimdi bu kavrama Kur’an ayetlerinden de örnek vererek yakından bakalım.  

Metinde karşımıza çıkan “ümmet” tasavvuru, belirli özelliklere sahip, modern bir siyasi projenin adıdır:

Jeopolitik ve Etnik Bir İttifak: Söylemdeki “ümmet”, tüm dünya Müslümanlarını kapsayan soyut bir kavramdan ziyade, belirli bir coğrafyadaki (Türkiye ve çevresi) Türk, Kürt ve Arap halklarının somut bir ittifakı olarak çerçevelenir. Bu, “kardeşlik manifestosu” ve “kucaklaşma” gibi ifadelerle duygusal bir zemine oturtulur. Amaç, bu halklar arasında siyasi ve sosyal bir birlik inşa etmektir.

Savunmacı ve Dışlayıcı Bir Kimlik: Bu ümmet anlayışı, kendisini bir “düşman” veya “öteki” üzerinden tanımlar. Konuşmada bu “öteki”, “batılı patronlar” ve onların yerli işbirlikçileri olarak tasvir edilir. Ümmet birliği, bu dış tehdide ve onların yaydığı iddia edilen “fitne” ve “nefrete” karşı bir kalkan görevi görür. Dolayısıyla bu, evrensel bir davetten çok, bir savunma ve beka refleksidir. “Bir duvarın tuğlaları gibi kenetlenmek” metaforu, dışarıdan gelecek darbelere karşı yekvücut olma gerekliliğini vurgular.

Teolojik Meşruiyet: Siyasi proje, teolojik referanslarla kutsanır. “Hz. Muhammed’in ümmeti” ve “kalu beladan beri ümmetin sevdalısıyız” gibi ifadeler, bu modern siyasi duruşu ezeli ve ebedi bir hakikatin parçası olarak sunar. Bu sayede, politik bir tercih, ilahi bir zorunluluk ve tarih ötesi bir bağlılık olarak kodlanır. “Ümmetçilik” eleştirisi, bu kutsal davaya karşı çıkmakla eşdeğer tutularak “inançtan ve değerlerden kopukluk” olarak yaftalanır.

Özetle, siyasi söylemdeki “ümmet”, belirli etnik grupları ortak bir düşmana karşı birleştiren, teolojik argümanlarla meşrulaştırılan, içe dönük ve savunmacı bir jeopolitik birlik projesidir.

KUR’AN’DAN ‘ÜMMET’ KAVRAMI: ÇOK BOYUTLU VE EVRENSEL BİR TANIM

Geniş Anlam: Her Türlü Topluluk: Kur’an’da “ümmet” kelimesi, sadece Müslümanlar için kullanılmaz. İnsanlık tarihi boyunca var olmuş her türlü topluluğu, milleti veya cemaati ifade eder.

“Her ümmetin bir resulü vardır.” (Yunus, 10:47) Bu ayet, her topluluğun kendi içinde bir “ümmet” olduğunu ve onlara peygamberler gönderildiğini belirtir. Yani Nuh’un kavmi de Musa’nın kavmi de birer ümmettir.

“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve kanatlarıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar.” (En’âm, 6:38) Bu ayet, kavramın sınırlarını insan topluluklarının da ötesine taşıyarak, benzer bir yaşam tarzı veya yasa ile bir arada bulunan hayvan topluluklarını bile “ümmet” olarak tanımlar.

Özel Anlam: Müslüman Topluluğu ve Ahlaki Misyonu: “Ümmet” kelimesi, elbette Hz. Muhammed’e inananlar topluluğu için de kullanılır. Ancak bu kullanımda bile vurgu, siyasi bir yapıdan çok, ahlaki bir misyonadır.

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 3:110) Bu ayette Müslüman ümmeti “hayırlı” kılan şey, siyasi gücü veya etnik bileşimi değil, üstlendiği evrensel ahlaki görevdir: iyiliği yaymak ve kötülüğe engel olmak. Misyonu içe dönük değil, “insanlar için” yani tüm insanlığa yöneliktir.

“Böylece sizi vasat (dengeli, adil ve seçkin) bir ümmet kıldık ki, insanlara karşı şahitler olasınız…” (Bakara, 2:143) Burada da ümmetin görevi, siyasi bir hakimiyet kurmak değil, tüm insanlığa karşı adaletin ve doğruluğun “şahidi” yani canlı bir örneği olmaktır. Vurgu yine evrensel ve ahlakidir.

SİYASİ PROJEKSİYON MU, KUR’ANİ HAKİKAT Mİ?

Kur’an’daki ümmet kavramı, bütün Müslüman halkların bir hilafet çatısı altında dinî naslarla yönetilmesi anlamında mı kullanılıyor?

Cevap nettir: Hayır.

Anlam Kayması: Siyasi söylem, Kur’an’ın “tüm insanlık için ahlaki bir model olma” misyonuna sahip evrensel “ümmet” kavramını alıp, onu belirli bir coğrafyadaki etnik grupların siyasi birliğine indirgemektedir. Kur’an’daki “ümmet” kapsayıcı ve ahlaki iken, söylemdeki “ümmet” savunmacı ve siyasidir.

Amaç Farklılığı: Kur’an, ümmeti “iyiliği emretme” gibi evrensel bir amaçla tanımlarken; siyasi söylem, ümmeti “batılı patronlara” ve “fitneye” karşı bir savunma aracı olarak tanımlar. Birincisi proaktif ve evrensel, ikincisi reaktif ve bölgeseldir.

Hilafet ve Siyasi Model: Kur’an; adalet, meşveret (danışma), ehliyet gibi yönetimin temel ilkelerini ortaya koyar ancak “hilafet” veya “imamet” gibi belirli bir siyasi model dayatmaz. Hilafet, Peygamber’in vefatından sonra Müslümanların tarihsel koşullar içinde kendi içtihatlarıyla (yorum ve çabalarıyla) geliştirdikleri tarihsel bir yönetim biçimidir. Kur’an’ın doğrudan bir emri değildir. Dolayısıyla “ümmetin birliği”ni “tek bir halife altında siyasi birlik” olarak okumak, tarihsel bir yorumu Kur’an’ın mutlak emri gibi sunmaktır.

Sonuç olarak, bahsi geçen siyasi aktörün yaptığı, Kur’an’daki kutsal ve çok katmanlı bir kavramı alıp, onu kendi güncel siyasi hedefleri için yeniden yorumlamak ve bir araç olarak kullanmaktır. Bu söylem, “ümmet” kavramının Kur’an’daki ahlaki ve evrensel derinliğini göz ardı ederek, onu modern ulus-devletler çağının siyasi rekabetleri içinde bir kimlik ve seferberlik aracına dönüştürmektedir. Kur’an’ın “ümmet” tasavvuru, herhangi bir siyasi projenin sınırlarına hapsedilemeyecek kadar geniş ve ahlaki bir ufka sahiptir.

Türk milleti, ırklar ve mezhepler mozaiği olarak tanımlanamaz. Önce parçalara ayırıp sonra bu parçaları ‘ümmet’ söylemiyle birleşmeye çağırmak, Bertnard Russell’ın dediği gibi,” duvarları ve kolonları yıkınca çatı ayakta duruyor mu bakalım” sormaya benzer.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 Yorum

  1. 14 Temmuz 2025, 10:18

    Öğretip eğiten yazınız dilerim yaygın şekilde okunup kavranır, islam dini ile siyaset yapanlara da biraz ders olur.

  2. Ümmet mi!Haşa huzurdan.Ben apaçık tertemiz Türk Ulusu’nun üyesiyim.Vatandaşım.Ümmet filan değilim.Öyle hisseden düşünen hissedip düşünsün banane ama Türk Devleti ümmet filan değildir olamaz.Türk Devleti laik devrimci halkçı kanun ve devrim devletidir.İşte bu kadar.

  3. 14 Temmuz 2025, 11:33

    Çok akademik,klasik ve didaktik bir eser çıkmış ortaya,tadından yenmiyor,okunmuyor, teşekkür ederiz, taşı gediğine koymuşsunuz,akletmezler mi?

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!