1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Mustafa Köse
  4. Mekke’nin adı, Mehmetçik’in canı

Mekke’nin adı, Mehmetçik’in canı

featured

Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı… 

Suudi Arabistan’a askerî destek verilmesi gündemde. Bu desteğin kapsamı, Türk askerinin üstleneceği görev ve karşılaşabileceği tehlikeler henüz bütün sınırlarıyla açıklanmış değil. Mekke adını taşıyan anlaşmanın Türkiye’ye ne kazandıracağını, Mehmetçik’e hangi sorumlulukları yükleyeceğini ve hangi hukuki yetkiyle uygulanacağını bilmek istiyoruz.

Yıllarca Mehmetçik’le aynı arazide yürümüş, aynı tehlikeyi paylaşmış bir komutan olarak biliyorum: Bir askeri göreve göndermek, onun geride bıraktığı evin hayatını da değiştirmektir. Görev emrinde yazmayan bir bekleyiş başlar o evde. Eşinin, çocuğunun, annesinin bekleyişi…

Bugün Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması etrafında konuşulanları bu sorumlulukla değerlendiriyorum.

5 Ekim’de Riyad’da yapılan toplantının ardından yayımlanan ortak açıklamada, Suudi Arabistan’a askerî kuvvet ve kabiliyet sağlanması ve bunların hızla konuşlandırılması için tedbir alınacağı bildirildi. Açıklamada, tarafların ulusal mevzuatlarına uygun hareket edilmesi şartı da yer alıyor.

Millî Savunma Bakanlığı, 8 Ekim’de sürecin Anayasa ve ilgili mevzuat doğrultusunda yürütüleceğini belirtti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da aynı gün anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu, Türkiye’nin başka bir ülkenin toprağında saldırı yapmak üzere asker göndermeyeceğini söyledi. Anlaşmanın Meclis’e sevk edilmesine ilişkin hazırlıkların tamamlanmak üzere olduğunu açıkladı.

Savunma amaçlı olduğu söylenen bu anlaşma çerçevesindeki görevler neleri kapsıyor?

Suudi Arabistan’a sağlanması düşünülen destek silah ve teçhizatla mı sınırlı kalacak? Türk askerî personeli görevlendirilecek mi? Görevlendirilecekse sorumluluğu nerede başlayıp nerede bitecek? Bir savunma sisteminin başında görev yapan personelin çatışmanın genişlemesi hâlindeki durumu ne olacak?

Bunları sormak, evladını askere gönderen milletin hakkıdır.

Türkiye’nin kendi güvenliğine yönelen PKK terörü konusunda yürütülen siyasi süreç, “analar ağlamasın” gerekçesiyle savunuluyor.

Bu dileğe hangi vicdan itiraz eder? Ben de analar ağlamasın isterim. Silah arkadaşlarımın evlerine düşen acıyı gördüm. Bir daha hiçbir evde o bekleyişin yasla bitmesini istemem.

Ancak kendi ülkemize silah doğrultmuş bir terör örgütü konusunda can kayıplarını önlemek gerekçesiyle siyasi bir yol aranırken, Suudi Arabistan’ın güvenliği için üstlenilecek askerî riskin aynı titizlikle tartışılması gerekmez mi?

Türkiye’nin terör örgütüyle müzakere politikasını bu gerekçeyle savunanlar, başka bir coğrafyada Türk askerinin hayatını hangi zorunluluk nedeniyle riske atabileceklerini de açıklamalıdır. Bir ülkede silahların susmasını isterken başka bir savaşın içine girme ihtimalini hafife alamayız.

Üstelik kamuoyuna açıklanan genel taahhütlerden, Türkiye’nin üstleneceği görevin bütün sınırlarını öğrenemiyoruz. Hangi durumda ne kadar sorumluluk doğacağı, bunun nasıl sona ereceği ve karar yetkisinin kimde olacağı açıkça ortaya konulmalıdır.

Anayasa’nın 90’ıncı maddesi, uluslararası anlaşmaların onaylanmasında TBMM’nin bir kanunla uygun bulmasını ana kural olarak düzenler; belirli istisnalara da yer verir. 92’nci madde ise yabancı ülkelere asker gönderilmesine izin verme yetkisini, Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği hâller dışındaki durumlarda TBMM’ye bırakır.

Bu hükümleri bütünlüğü içinde okumak gerekir. Her dış görev için mutlaka yeni bir tezkere gerektiği söylenemeyeceği gibi, imzalanan her metnin her türlü askerî göreve yetki verdiği de ileri sürülemez. Dayanak gösterilen düzenleme ile yapılacak işin kapsamı örtüşmelidir.

2010’da imzalanan ve 2011’de onaylanması TBMM tarafından uygun bulunan ikili askerî iş birliği anlaşması da bu bakımdan dikkatle ele alınmalıdır. Eğitim, teknik ve bilimsel iş birliği çerçevesindeki bir düzenlemeye dayanılacaksa, görevlendirmenin hangi hüküm kapsamında yapılacağı gösterilmelidir. Mevcut iş birliği ile yeni ortak savunma taahhüdünün sınırları açıklığa kavuşturulmalıdır.

Bir ülkenin bizden yardım istemesi, bizim hangi yetkiyle hareket edeceğimiz sorusunu cevaplamaz. Bakanlıkların mevzuata uygunluk açıklaması değerlidir. Millet, bu uygunluğun somut dayanağını da bilmelidir.

Askerî bakımdan da görevin adından fazlasına bakmak zorundayız.

Savunma amacıyla görevlendirilen asker de saldırıya uğrayabilir. Bir hava savunma unsurunun başındaki personel, bulunduğu yere yönelen füzenin veya insansız hava aracının tehdidinden muaf değildir. Göreve verilen isim, sahadaki tehlikeyi ortadan kaldırmaz.

Allah korusun, Türk personelinin kayıp verdiği bir gelişme yaşanırsa ne yapılacak? Başlangıçta sınırlı tutulan görev genişletilecek mi? Daha fazla kuvvet talebi geldiğinde hangi yetki ve hangi millî menfaat değerlendirmesiyle karar verilecek?

Bir komutan, görev başlamadan önce bunları düşünür. Siyasi karar vericiler de düşünmek zorundadır. Görevin süresi, sona erdirilme şartları ve kapsam değişikliğinin nasıl kararlaştırılacağı baştan belirlenmelidir. Angajman kuralları netleştirilmelidir. Kamuoyu, hassas harekât ayrıntılarına girmeden bu sınırları öğrenebilir.

Suudi Arabistan’ın ABD ile köklü savunma ilişkileri bulunduğu biliniyor. Nitekim Beyaz Saray’ın Kasım 2025’teki açıklaması, iki ülkenin stratejik savunma anlaşmasını ve bölgesel güvenlik yükünün paylaşılmasını açıkça anlatıyordu.

Türkiye’nin katkısının bu ilişkiler içinde nereye oturacağı da değerlendirilmelidir. Washington’ın üstlenmek istemediği askerî risklerin bize aktarılmasına mı yol açılacak, yoksa Türkiye’nin güvenliğine somut bir karşılık mı sağlanacak? ABD ve İsrail’in bölgesel politikalarını eleştirirken, vereceğimiz desteğin sonuçlarının hangi güçlerin elini rahatlatacağını hesaplamak zorundayız.

Gazze’de sivillerin korunması için gösterilen insani ve diplomatik gayretlerin sahadaki karşılığını da sorguluyoruz. Aynı bölgesel dayanışma, Suudi Arabistan’ın güvenliği söz konusu olduğunda hızla askerî bir mekanizmaya dönüşebiliyorsa, Gazze’deki sivillerin hayatını koruyacak etkili ortak irade neden aynı güçle ortaya konulamıyor?

Yemen’e de bu vicdanla bakıyorum. 2014’te genişleyen iç savaşın ve 2015’te başlayan dış askerî müdahalenin ağır bedelini yıllardır Yemen halkı ödüyor. Bu halkın daha fazla acı çekmesine razı olamam.Türkiye’nin Yemen halkının güvenliğini, ülkenin egemenliğini ve savaşın sona ermesini savunan tarafta durmasını isterim.

Yemen halkının tamamını Husilerle özdeşleştirmek de doğru değildir. Sivillere ve sivil gemilere yönelik saldırılar kimden gelirse gelsin reddedilmelidir. Suudi Arabistan’daki bir çocuğun hayatı da Yemen’deki bir çocuğun hayatı kadar değerlidir. Bizim ölçümüz, masumun canıdır.

Türkiye’nin bu coğrafyada deniz ticareti ve bölgesel güvenlik bakımından çıkarları bulunabilir. Uzakta olması, bir bölgeyi kendiliğinden önemsiz yapmaz. Ancak o çıkarları korumanın en uygun yolunun askerî angajman olduğu ayrıca gösterilmelidir. Diplomasiyle elde edilebilecek bir sonuç için neden daha büyük risk üstlenelim? Karadeniz’de ticaret gemilerimizin güvenliği de tehdit altındayken, binlerce kilometre uzakta üstlenilmesi düşünülen askerî sorumlulukların Türkiye’nin güvenlik öncelikleri içindeki yeri nedir?

Husilere karşı doğrudan çatışmaya veya saldırı faaliyetlerine desteğe dönüşebilecek bir görev, İran’la ilişkilerimizde yeni bir gerilim alanı da doğurabilir. Bu ihtimal, daha ilk karar verilirken hesaba katılmalıdır.

Somali’deki çıkarlarımız ve bölgedeki ticari faaliyetlerimiz de aynı değerlendirmenin içindedir. BM’nin 2025 tarihli Yemen uzmanlar raporu, Husiler ile Eş Şebab arasındaki silah, eğitim ve lojistik iş birliğine ilişkin bulgular içeriyor. Bu bilgiler, üstlenilecek askerî rolün başka sahalarda doğurabileceği riskleri incelemeyi gerektirir.

Ben Türkiye’nin ağırlığını, Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki çatışmayı sona erdirecek, İran’ı da içine alan bir diplomatik çabaya vermesini daha doğru buluyorum. Ortak savunma taahhütleri Türkiye üzerinde başka ülkelerin çatışmalarına katılma baskısı doğurabilecekse, bu riskin neden üstlenildiği ve bölgesel barışa nasıl hizmet edeceği açıklanmalıdır.

Meclis’e düşen sorumluluk da burada başlıyor. Milletvekilleri, anlaşmanın hükümlerini ve uygulanmasının sonuçlarını değerlendirirken Türk askerinin canını hesaba katmak zorundadır.

Osmanlı’nın Yemen’de verdiği mücadele bugünün siyasi şartlarından farklıydı. Fakat o yıllardan kalan türküdeki ayrılık acısını hâlâ duyuyoruz. “Giden gelmiyor, acep ne iştir?” sözü, geride kalanların cevapsız bekleyişini taşıyor.

Bugünün yöneticileri o acıyı da hissederek karar vermelidir.

Türkiye yeniden Yemen’deki bir savaşın tarafı olacaksa, karar verilmeden önce anaların aklına düşecek o soru düşünülmelidir:

Bu defa gidenler dönecek mi?

Mehmetçik’in cesaretine güvenenler, onu hangi zorunlulukla tehlikeye göndereceklerinin sorumluluğunu da taşımalıdır. Bu sorumluluk, Mehmetçik’in canını, kanını düşünerek karar vermeyi gerektirir.

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!