Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…
Dün 3 Ekim’di.
Takvim yaprağı, 2026 yılında sıradan bir cumartesi günü gibi çevrildi. Televizyonlar başka gündemleri konuştu, sosyal medya başka tartışmaların peşine düştü. Oysa bundan tam on sekiz yıl önce, 3 Ekim 2008 Cuma günü, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesindeki Aktütün’de bir avuç vatan evladı yüzlerce PKK’lı teröriste karşı yalnızca bir karakolu veya bir tepeyi değil; bayrağı, hududu ve devletin namusunu savunuyordu.
Aradan geçen on sekiz yıl, o günün roket, havan ve makineli tüfek seslerini toplumun kulağından uzaklaştırmış olabilir. Şehit ailelerinin, gazilerin ve orada çatışanların zihninde, yüreğinde ve ruhunda ise Aktütün hâlâ dün gibi taze.
BİR TELEFONUN ARDINDAN
Aktütün saldırısı benim için yalnızca arşivlerden okuyup öğrendiğim bir hadise değildir.
O tarihte Eğirdir’deki Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığında, Komando Konuları Kurulunda öğretmen; aynı zamanda görevlendirme ile Alınan Dersler Merkezi (ALDEM) Kısım Amiri olarak görev yapıyordum. Saldırının ardından, 4 Ekim Cumartesi günü ailemle birlikte izinden Eğirdir’e dönüyorduk. Bilecik-Bozüyük civarlarında telefonum çaldı.
Okul Komutanımız Ali Kemal Albay, Eğitim Merkezi Komutanımız Yıldırım Paşa’nın Aktütün’de yaşananlarla ilgili acilen bir rapor istediğini bildirdi. Olayın oluş şeklinin incelenmesini, askerî bakımdan çıkarılması gereken ilk derslerin ortaya konulmasını ve gelir gelmez bir arz hazırlamamı emretti.
Ertesi sabah, bölgedeki birlik komutanlarıyla, Kara Kuvvetleri ve Jandarma unsurlarıyla irtibat kurmaya başladım. Öğle saatlerine kadar farklı kaynaklardan saldırının nasıl başladığına, arazinin durumuna, teröristlerin yaklaşma istikametleri ve ateş destek düzenine, birliklerimizin tertiplenmesine ve çatışmanın safhalarına ilişkin bilgi topladım. Hazırladığım ilk raporu önce Okul Komutanımıza, ardından Eğitim Merkezi Komutanımıza arz ettim.
Çalışma yalnızca bir rapor olarak dosyaya kaldırılmadı. Aktütün’de yaşananlardan çıkarılan dersler, komando ve iç güvenlik eğitimlerindeki ilgili ders notlarına işlendi. Özellikle üs bölgesi ve karakol emniyeti konularında alınması gereken ilave tedbirler eğitimlere dâhil edildi.
Çünkü askerlikte bedeli kanla ödenmiş bir tecrübe, yalnızca hatırlanmak için değil; aynı acının bir daha yaşanmaması için öğrenilir. Kurumsal hafıza böyle oluşturulur. Alınan ders kayda geçirilir, tedbire dönüştürülür ve gelecek nesillere aktarılır.
Biz o gün Aktütün’den alınan dersleri eğitim sistemine dâhil ettik. Bugün ise millet olarak maalesef Aktütün’ü unutmaya başladık.
BAYRAKTEPE TESLİM EDİLMEDİ
Saldırı kamuoyunda “Aktütün Karakolu baskını” olarak bilinse de asıl hedef, karakolun batı emniyetini sağlayan Bayraktepe’deki mevzilerdi. Irak’ın kuzeyinden getirilen ağır silahların desteğindeki yüzlerce terörist, farklı istikametlerden yoğun ateş açtı. Roketler, havanlar, uçaksavarlar ve makineli tüfeklerle tepeyi susturmak; mevzileri düşürmek, bayrağı indirmek ve örgüte büyük bir propaganda görüntüsü kazandırmak istediler.
Olayı yaşayan Mehmetçiklerin anlatımına göre karşılarında yaklaşık 350-400 terörist vardı. Aktütün’deki toplam kuvvet 62 kişiydi.
Ateş ve sayı üstünlüğü teröristlerdeydi. Vatan toprağını terk etmeme iradesi ise Mehmetçikteydi.
Çatışma saatlerce devam etti. İlk açıklamada 15 şehidimiz olduğu, iki uzman erbaşımızla irtibat kurulamadığı bildirildi. Daha sonra Nurullah Oymak ile Bahattin Erturhan’ın da şehit oldukları anlaşıldı. Şehit sayımız 17’ye yükseldi. Yirmi bir silah arkadaşımız yaralandı.
Teröristler silah ve mühimmat ele geçiremeden geri çekilmek zorunda kaldı. Bayraktepe düşmedi. Bayrak inmedi. O tepe, üzerindeki askerlerin canı ve kanı pahasına teslim edilmedi.
SALDIRIYA UĞRAYAN YALNIZCA 62 ASKER DEĞİLDİ
Rakamları arka arkaya sıralamak kolaydır: 62 asker, 17 şehit, 21 yaralı… Fakat her rakamın ardında bir ev, bir ana, bir baba, bir eş, bir çocuk ve ömür boyu dinmeyecek bir bekleyiş vardır.
O gün Aktütün’de sadece 62 asker yoktu, Türkiye’nin 62 ayrı evinde de nöbet tutuluyordu. Aileler, televizyondan gelen parçalı haberleri birleştirip anlamaya ve telefonun neden çalmadığını ya da neden ulaşılamadığını çözmeye çalışıyordu. Her telefon sesi bir ümit, kapıya yaklaşan her araç bir korkuydu.
Şehit Piyade Çavuş Davut İlbaş’ın eşi saldırı günü iki aylık hamileydi. Davut, üçüncü çocuklarının dünyaya geleceğini öğrenemeden şehit düştü. Yedi ay sonra doğan oğluna babasının adı verildi: Davut. Bir Davut toprağa verildi, babasının adını taşıyan bir bebek Türk Milletine emanet edildi.
On yedi ailenin kapısına şehadet haberi ulaştı. Yirmi bir yaralının ailesi hastane koridorlarında bekledi. Çatışmadan bedeninde yara almadan çıkanlar da oldu. Fakat onların hiçbiri o günden gerçekten yarasız çıkmadı. Bazı yaralar bedenlerde görünmez; bir roket sesiyle, bir haber görüntüsüyle, gecenin bir vaktinde yeniden açılır.
Onların eşleri ve çocukları da o görünmeyen yaranın içinde yaşamaya devam eder.
HELVA BAŞKASININ OCAĞINDA KAVRULUNCA
Ateş düştüğü yeri yakar, deriz. Doğrudur. Helva başkasının ocağında kavrulunca yiyene tatlı gelir; o ateşin sıcaklığını ise yalnızca ocağın başında bekleyen bilir.
Aktütün’de evladını, eşini, babasını veya silah arkadaşını kaybetmeyenler için 3 Ekim, takvimdeki sıradan bir tarih olabilir. Şehit ailesi için zaman böyle işlemez. O aile, aradan kaç yıl geçerse geçsin kapısına gelen heyetin ayak sesini, telefondaki suskunluğu ve tabutun üzerindeki bayrağı unutmaz.
Bugün adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç konuşuluyor. Bu ülkede hiç kimse kan akmaya devam etsin istemez. Hiçbir anne evladının tabutuna sarılmasın, hiçbir asker ve polis şehit olmasın, hiçbir vatandaş terör korkusuyla yaşamasın isteriz.
Elbette terör bitsin, silahlar sussun. Fakat bunun yolu, terör örgütünün ve yöneticilerinin geçmişini unutturmaktan ve onları meşrulaştırmaktan geçmez. Yıllarca o silahları milletin evlatlarına doğrultanların bugün statü kazanmasını bir başarı olarak sunmak, barışa değil, yaşananların üzerini örtmeye hizmet eder.
Bir ülke kanı durdurmak isterken vefasını kaybederse barış üretemez; mağdurun acısını görünmez hâle getirir. Şehit ailelerinin ve gazilerin rızasını, hukukunu ve vicdanını dışarıda bırakan hiçbir süreç milletin gönlünde karşılık bulmaz.
Kıyafet Değişince Geçmiş Silinmez
Aktütün’ün bugüne uzanan daha da hazin bir tarafı vardır.
Basına yansıyan kırmızı bülten dosyasında, “Mazlum Kobani” kod adını kullanan Ferhat Abdi Şahin, 3 Ekim 2008 Aktütün saldırısını yöneten isim olarak gösteriliyor. Aynı isim, yıllar sonra Suriye’de PKK’nın uzantısı olarak değerlendirilen YPG/SDG yapılanmasının başında uluslararası bir aktör hâline getirildi.
Bugün gelinen noktada SDG’nin bağımsız silahlı güç olarak feshedildiği ve unsurlarının Suriye ordusuna dâhil edildiği açıklanıyor. Ferhat Abdi Şahin ise Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın danışmanlığına getiriliyor. PKK/YPG çizgisindeki bazı kadrolar yeni Suriye’nin askerî ve idarî yapısı içinde makam ve unvan kazanıyor.
Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve bağımsız bir silahlı yapının sona erdirilmesi Türkiye’nin güvenliği açısından önemlidir. Örgüt tabelasının indirilmesi ise örgütsel kadroların ve zihniyetin tasfiye edildiği anlamına kendiliğinden gelmez. Dün terör örgütü saflarında bulunanların bugün başka bir üniforma giymesi; hesap vermedikleri geçmişlerini ortadan kaldırmaz.
Bütün bunların Türkiye’de sorgusuz sualsiz bir başarı hikâyesi gibi anlatılması, Aktütün’ü hatırlayanlar açısından son derece hazindir. Dün Bayraktepe’ye yönelen saldırının sorumlusu olarak dosyalara giren bir kişinin bugün kravatı, makamı ve yeni unvanı üzerinden meşru bir devlet adamı görüntüsüne kavuşturulması kabul edilemez.
Kıyafet değişince geçmiş silinmez. Örgütün adı değişince şehitlerin hesabı kapanmaz.
Bu isimleri ve yapıları meşrulaştıran her alkış, niyeti ne olursa olsun, şehit ailesinin nazarında Bayraktepe’ye roketlerin atıldığı mevzilerle aynı kareye düşme tehlikesi taşır.
ON YEDİ VATAN EVLADI
Hasan Önal, Hasan Aygör, Cahit Yıldırım, Selçuk Can, Ozan Onur İlgen, Egemen Yıldız, Rasim Eser, İlhan Küçüksolak, Muhammet Aydemir, Davut İlbaş, Hakkı Aran, Ramazan Yeşil, Halil İbrahim Arılık, Oktay Karakelle, Çağlar Mengü, Nurullah Oymak ve Bahattin Erturhan…
Bunlar bir saldırı bilançosundaki 17 sayıdan ibaret değildir. Her biri sevmiş, sevilmiş, evine dönmeyi beklemiş, ardında yarım kalmış bir hayat bırakmış vatan evladıdır.
Aktütün’den sonra hazırladığımız raporun ve eğitimlere eklediğimiz derslerin amacı aynı hatanın tekrarlanmasını önlemekti. On sekiz yıl sonra milletçe sorumluluğumuz da değişmedi: Yaşananlardan ders çıkarmak, şehitlerimizin emanetine sahip çıkmak ve benzer acıların tekrarına izin vermemek.
Aktütün’ü unutursak yalnızca geçmişi unutmuş olmayız. Bugün önümüze konulanları hangi vicdan ve güvenlik terazisinde tartacağımızı da şaşırırız.
O gün Bayraktepe teslim edilmedi.
Biz de şehitlerimizin hatırasını, gazilerimizin hakkını ve Türk Milletinin namusunu teslim etmeyeceğiz.










