Ahmet Müfit
Ahmet Müfit
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Manşet
  4. Değişip, dönüşerek, hiçbir şey olmak!

Değişip, dönüşerek, hiçbir şey olmak!

featured

Ahmet Müfit yazdı…

Genel olarak siyasetteki kokuşma, işlevsizleşme ama en önemlisi, siyasetin temsil niteliğinin ortadan kalkması/aşınması sorunundan ve bu durumun, sıradan insanları siyaset dışı seçenek aramaya iten, yakın gelecekte ortaya çıkması kaçınılmaz yıkıcı sonuçlarını ısrarla vurguluyorum.

14-28 Mayıs seçimlerinin ardından CHP’de yaşananlar ise siyasetin bu işlevsizleşme/kamuoyu gözünde değer yitirme sürecinin somut nedenlerini ortaya koyması yönüyle, bu konusunda oldukça önemli bir örnek oldu. Bir anlamda bizlerden umut kesmekte haklısınız mesajı verilmiş oldu. CHP’nin, bizatihi CHP yönetimi tarafından içine düşürüldüğü bu durumuna ek olarak, seçim yenilgisi sonucu ortaya çıkan “muhalefet” hareketlerinin ve her iki tarafın “basındaki” destekçilerinin/kalemşörlerinin pespayeliği, söz konusu partiyi, Atatürk’ün Partisi, “kurucu değerlerin” ilelebet varlığının garantisi olarak gören oldukça büyük bir kesim açısından büyük bir umut kırıklığı oldu.

Bu işin üslup ya da şekil yönü. İçerik ya da nitelik açısından bakıldığında da yok aslında birbirlerinden farkları, kısaca ne üslupları ne de politika tercihleri, politika yapma biçimleri farklı. İster Genel Merkez ister muhalefet adına konuşsun, aklı başında, her türlü çıkar ilişkisinin dışında kalmayı başarmış az sayıda kişi dışında, CHP’de kim ağzını açsa “değişim/dönüşüm” diyor ancak kimse Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olduğu günden bu yana uygulanan, o dönemde destekçisi oldukları politikaları ve siyaset yapma biçimini değiştirmekten/dönüştürmekten bahsetmiyor. Görünen o ki, muhalif kanatta değişimden/dönüşümden söz eden kişilerin kast ettiği şey, düne kadar yanında yer aldıkları/destekledikleri/övdükleri Kılıçdaroğlu’nun yerine geçmek ve yaptıklarını aynen devam ettirmekken, Kılıçdaroğlu taraftarları açısından değişim/dönüşüm, Kılıçdaroğlu’nun, varlıklarını ancak seçim sonuçları açıklandıktan sonra fark ettiği, çok yakınındaki namussuzlardan partiyi kurtarmak anlamını taşıyor.

Tartışmanın tüm tarafları açısından, seviyesizliğin, çıkarcılığın son noktası olarak tanımlayabileceğim bu yaşananları, ilkesiz/seviyesiz birliktelikleri, anlı şanlı muhalif medyamızın, yazar çizerlerimizin yaptığı gibi tek tek yazıp çizmenin, tekrarlamanın ne tartışmanın içeriğine ne de geleceğine bir katkısı olmayacağı açık. O yüzden de, bu yazıda, ne CHP yönetimindeki seviyesizliklerden, ne de bir zamanların hızlı ulusalcıları ile Ali Babacan’a övgüler dizenleri, FETÖ’ye yönelik operasyonları anti demokratik bulup, Kılıçdaroğlu için gözyaşı dökenleri bir araya getiren çıkar amaçlı muhalefet tarafından muhatap olmak zorunda bırakıldığımız bu seviyesizlikleri/komploları bir kez daha tekrar etmeyeceğim.

Benim bu yazıda üzerinde durmak istediğim konu, CHP’nin bu duruma nasıl geldiği, kurucu değerlerin ideolojik sahibi olması gereken partideki çürümenin, sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olduğu 2010 yılından bu yana geçen 13 yılın sonucu mu olduğu.

Şüphesiz ki bu deformasyon sürecini, Orhan Veli’nin, Demokrat Partinin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 seçimlerinin ertesi günü Yaprak gazetesinde yazdığı ve son seçim sonrası sosyal medyada oldukça popüler olan, yazısında yapılan tespitler -CHP açısından, kurucu değerlerden sapmalar- ve bu sapmaların sonucu kaçınılmaz hale gelen başarısızlık bağlamında, 1946-1950 dönemi CHP’si ile başlatmak mümkün.

Benzer şekilde, CHP’nin sosyal demokratlaştırılarak dönüştürülmesi sürecinin başlangıç tarihi yani 1967 yılında, üniversitelerdeki ulusalcı/devrimci sol uyanışa/örgütlenmeye tepki olarak, bir kısım genç CHP üyesi tarafından, Deniz Baykal’ın anlattığına göre, kendisinin kurdurduğu Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonunun kurulma tarihini de başlangıç noktası olarak almak mümkün.

Benim açımdan en önemli aşama ise, CHP’nin, 9 Eylül 1992’de yeniden açılması sonrasında, 1994’de yapılan CHP Kurultayında kabul edilen “Yeni Hedefler Yeni Türkiye” başlıklı programla “sosyal demokrasi” kavramının resmen CHP’nin programına girmesi. Söz konusu programın, yalnızca sunuş kısmını okumanızın dahi, 1994 CHP Programının, 2002 AKP Programıyla, Kılıçdaroğlu’nun, Altı+Bir Masasıyla birlikte kaleme aldığı Ortak Mutabakat Metni’nin ideolojik/siyasi başlangıç noktası olduğunu görmeniz için yeterli olduğunu da söyleyip, devam edelim.

Tüm bu gelişmeler sonucunda, 90’lı yıllar, CHP açısından tam bir yoldan çıkma, kurucu değerlerden kopuş dönemi oldu. “Yeniden Kemalizm” kitabının yazarı Altan Arısoy’un ”Bütünüyle “yenidünya düzeni” propagandalarının etkisi altında hazırlanmıştı. Kapakta altı ok simgesi vardı. Programın bütününde ise Atatürk’ten ve Kemalizm’den eser yoktu(!) Sosyal Demokrasi her şeyin ilacıydı. Karmakarışık tutarsız vaatlerin bol keseden verildiği bir programdı. Avrupa’daki -kendileri de bunalımda olan- sosyal demokrat partilere özenilmiş ve onlara öykünmeye çalışılmıştı. Dünya ve Türkiye gerçeklerinden uzak, kendi tarihsel kökenini küçümseyen, ekonomik kaynakların dikkate alınmadığı, emperyalizmle bütünleşmiş bir anlayışın ürünüydü.” şeklinde aktardığı bir süreçten bahsediyorum aslında.

Sovyetler Birliğinin yıkıldığı, Sosyal Demokrat Partilerin, dünya çapında emekle organik ilişkilerini kestiği, neoliberalizmin, sermaye piyasalarında karşılıksız olarak yaratan paralarla güç kazandığı ve sosyal demokrat partilerin bu süreçte öncü rol üstlendiği bu dönemde CHP’yi yönetenlerin siyasi tercihi de batıdaki örnek aldıkları bu partilerin yolundan gitmek oldu. Deniz Baykal, İsmail Cem’le birlikte 1992 yılında “Yeni Sol” diye bir kitap yazarak CHP’nin kuruluş değerlerinden uzaklaşmasının bir anlamda teorik altyapısını oluştururken, aynı bu gün yaşananlara benzer şekilde, parti içerisindeki liderlik mücadelesinde Baykal karşıtı konumlanan kesim, benzer şeyi çeşitli vakıflar ya da dergiler etrafında birliktelikler oluşturarak yaptılar. Yarış kimin CHP değerlerinin gerçek sahibi olduğu noktasında değil, kimin daha çok ya da hakiki sosyal demokrat olduğu noktasında gerçekleşti.

Baykal’ın liderliğindeki CHP açısından bu trendin değişmesi, AKP’nin iktidara gelmesi sonrası, devlet yapısını tümden altüst eden icraatların başlaması sonucu olurken, Baykal karşıtı grup Tarhan Erdem, İbrahim Kaboğlu ve benzerleri, AKP’nin, AB Dünya Bankası rehberliğinde gerçekleştirdiği devletin deforme edilmesi sürecini, demokratikleşme adımları olarak görmeye, desteklemeye devam ettiler. Böyle yaparak, büyük sermaye ile birlikte AKP’yi kontrol altında tutabileceklerini, “yoldan çıktığını düşündükleri CHP’yi de bu yolla terbiye edeceklerini, ele geçirebileceklerini varsaydılar.

AKP iktidara gelmesiyle başlayan süreci, o dönemki CHP yönetimi açısından, her ne kadar yalpalamalar devam etse de, esas olarak CHP’nin 80 ve 90’lı yıllardaki savrulmanın sonuçlarıyla yüzleşmeye, kendine gelmeye, kuruluş kaynaklarına dönmeye çalıştığı yıllar olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Özellikle, 1 Mart 2003 tarihli Irak Tezkeresinin reddiyle başlayan, AKP’nin, bağımsız üniter devleti filen işlevsiz kılma amaçlı “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısına karşı yoğun muhalefetle devam eden bu süreç, Bağımsız Cumhuriyet karşıtı “yerli/yabancı” koalisyon tarafından, CHP ve o dönemki yöneticileri, faşist olarak suçlayabilecek kadar ileri gidilerek engellenmeye çalışıldı. En sonunda da, “bir kaset komplosuyla” gereği yapıldı.

Kemal Kılıçdaroğlu, tam da bu kırılma noktasında yani 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Darbesiyle başlayan deformasyon sürecinin aksamaya, AKP’nin, Türkiye’yi “değiştirecek/dönüştürecek büyük bir siyasi güç olarak siyasi sahneye çıkmasını sağlayan “büyük koalisyon” içerisinde, ayrılıkların ortaya çıkmaya başladığı noktada, CHP Genel Başkanı oldu.

1991 seçimleri sonrası kurulan DYP-SHP Hükümetinin, ANAP’ın yarım kalan işlerini tamamlama misyonunu üstenmesine benzer şekilde, CHP, “Tayyip Erdoğan’a karşı” ama 2002 AKP’sinin yarım kalan açılım, “demokratikleşme”, ülkeyi ve devleti batının ve batının silahsız gücü büyük finans sermayesinin talepleri doğrultusunda dönüştürme işlerini tamamlayacak şekilde yeniden biçimlendirildi. “Ekmek için Ekmeleddin” vakası, 6+1 Masası, atılan “helalleşme” adı altında AKP’nin açılım politikalarının devamı niteliğinde yapılanlar hep bu amaç doğrultusunda atılan adımlar oldu.

Bu yaşananları, yazının başında, ele almak istediğimi belirttiğim soru açısından bakarsak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, CHP’deki etik ve siyasi erozyonun tek sorumlusu olmadığını, Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasının ve bu makamda yaptığı icraatların, CHP’nin “sosyal demokratlaşma” adı altında, kurucu ilkelerden koparak batının sosyal demokrat partilerini örnek alarak, bu topraklarla, bu toprağın insanlarıyla bağını koparması sürecinin doğal sonucu olduğunu söylemek mümkün.

Son olarak, resmen sosyal demokratlaştırılıp, kurucu ilkelere yani Altı Ok’a yüz çevirdiği 1980 sonrasından bu yana, ne CHP’nin devamı olarak görülen SHP’nin, ne de bizatihi CHP’nin tek bir seçimi dahi birinci parti olarak kazanamadığını da ilave edip bitireyim.

 

Kaynakça:
https://www.odatv4.com/yazarlar/ahmet-mufit/savunulan-politikalari-degistirmeden-kisileri-degistirerek-basariya-ulasilamaz–26061806-141598
https://www.odatv4.com/yazarlar/ahmet-mufit/cumhuriyet-tarihinin-en-buyuk-iktisadi-krizi-varken-2002deki-politikalari-savunmak-ise-yarar-mi-07081830-144178
https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/eski-chp-genel-baskani-baykal-kendisine-yonelik-suclamalara-yanit-verdi-1852329
https://acikerisim.tbmm.gov.tr/bitstream/handle/11543/956/200305414.pdf?sequence=1&isAllowed=y
https://iyiparti.org.tr/storage/img/content/gLXG/ortak-politikalar-mutakabat-metni.pdf
CHP 1994 PROGRAMI | Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM
https://acikerisim.tbmm.gov.tr/xmlui/bitstream/handle/11543/926/200205071.pdf?sequence=1&isAllowed=y

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Veryansın TV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!