Ahmet Müfit yazdı…
(Borç ödeyebilmek için sosyal devletten vazgeçmenin hikayesi.)
Borç faizlerinin yıkıcı kıskacındaki ülkelerde, borç verenler yani küresel finans ve işbirlikçisi teknoloji şirketleri ile bunların ardındaki ya da daha doğrusu bunlar tarafından manipüle edilen siyasi yapılar güç kazanırken, kaybeden sıradan insanlar -ücretli çalışanlar, köylüler, emekliler ve tabii ki gelecekleri elinden alınan gençler yani ulusun büyük çoğunluğu- oluyor.
Son 15 yıldır yazdığım tüm yazılarda şu ya da bu ölçüde gündeme getirip, önemini anlatmaya çalıştığım şey, bağımsız ekonomi ile bağımsız siyasi duruş ya da borç alanla borç veren arasındaki, ulusal düzeyde doğrudan ulusal bağımsızlığı hedef alan, kişisel düzeyde köleleştiren eşitsiz ilişki ve bu ilişkinin kaçınılmaz acı sonuçları oldu. Burada, “borç” derken kastettiğim şeyin yalnızca kamu borcu olmadığını, Türkiye’de faaliyet gösteren yerli ya da yabancı sermayeli şirketlerin -özel kesim-, finansman maliyeti denilerek fiyatlara yansıtıldığı için son tahlilde yine halkın ödediği borçlarını da kapsadığını, yalnızca kamu borcu ve kamu borcu, milli gelir oranı üzerinden yapılan hesaplamaların -salt o hesaplar açısından dahi bakıldığında durum çıkmaza girmiş, borçlar birçok ülke açısından ödenemez miktarlara ulaşmış durumda- son derece yanıltıcı hatta manipülatif olduğunu da belirtmeliyim. Bu noktada belirtilmesi gereken diğer bir önemli husus, uzun bir tarih süresince var olan, borçlanmadaki artış eğiliminin, özellikle neoliberal küreselleşmeci dönemin başlangıcı olarak kabul etmemiz gereken 1972 yılı sonrasında ve Sovyetler Birliğinin yıkılması sonrasında yani 1990’lı yıllarda hız kazandığı daha da öte geometrik diyebileceğimiz bir artış hızına kavuştuğu.
Ülkelerin borçlarının hızla arttığı bu süreçte yani son 50 küsur yılda, borçlanmanın kaçınılmaz yan etkisi olarak gelir dağılımı, gerek uluslararası gerekse ulusal ölçekte hızla bozulurken uluslara ve sıradan insanlara ait varlıklar borçlandırma yoluyla hızla el değiştirdi. Ulusal varlıklar, yollar, köprüler, enerji hatları, stratejik sanayi kuruluşları dahil olmak üzere özelleştirme adı altında yabancı ya da yabancılara borçlu yerli görünümlü şirketlere satılırken, henüz şu ya da bu nedenle satılamayanlar, kısa vadeli, günü kurtarmaya yönelik alınan borç para karşılığı küresel finans sitemine ipotek edildi. Bununla da kalınmadı, doğa, yer altı kaynakları, ormanlar, tarım alanları dahil satılarak, ileriki kuşakların gelecekleri yok edildi.
Ülkemiz özelinde bu durumun, herkesin borç paraya “yatırım” deyip, güzellediği, borç almazsak büyüyemeyiz diye yalan yanlış ahkam kestiği, borç parayla ve dışarıya ödenen yüksek faizle değerli tutulan Türk Lirası ile -günümüzde de aynı yanlış çok daha vahim bir boyutta tekrar ediliyor- yaşanan ödünç refahın keyfini sürdüğü bir ortamda anlaşılması ya da anlaşılsa dahi benimsenmesi zor bir şey olduğunun şüphesiz ki farkındayım. İnsan psikolojisi, kötü haberden kaçış, iyi habere yalan bile olsa inanma isteği, kafanızı kuma gömmek ya da en ilkel haliyle kişisel çıkar, ne derseniz deyin, sıradan insanlar açısından durum bu. Siyasi kurumlar ve akademi açısından bakıldığında ise en hafif tabirle ve şimdilik kaydıyla gaflet ya da dalalet olarak adlandırmak sanırım mümkün.
Ülkemiz açısından bakıldığında, yaşananlar, 24 Ocak-12 Eylül 1980 ekonomik ve siyasi darbeleri ile başlayan, arkasında doğrudan emperyalizmin yer aldığı, başlangıcında, yerli kuklalar olarak Süleyman Demirel, 12 Eylül Paşaları ve Turgut Özal’ın başrolünde yer aldığı, devam eden süreçte iktidar olan iktidarı paylaşan tüm partilerce dozu artırılarak sürdürülen ekonomik ve sonuçta, hedefinde Atatürk ve arkadaşlarınca kurulup, devrimlerle şekillendirilen Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Ulusunun olduğu siyasi bir yok etme sürecinin, 45 yıl sonra gelinen noktası. Esasen, siyasi amaçlı çıkar gurubu oluşturmak amacıyla, sosyal güvenlik sistemi dışı, merkezi idare ve belediyeler eliyle dağıtılan, büyük ölçüde siyasi bağımlılık sağlama amaçlı, keyfi sosyal destekler hariç tutulduğunda, 0,476’ya ulaşan Gini Katsayısı ile Cumhuriyet tarihinde görüşmemiş bir gelir eşitsizliği tablosundan bahsediyoruz.
Başta da ifade ettiğim gibi, borç ve borcun acıtıcı, yıkıcı sonuçlarıyla sadece bizim gibi, ulusa dair tüm ekonomik varlıklar yok edilerek, “borç manyağı” yapılmış ülkeler yüzleşmiyor. Günümüz itibarıyla borç, ülke ayrımı olmaksızın,“gelişmiş, gelişmekte olan ya da geri kalmış” diye nitelenen tüm ülkelerin ve bu ülkelerin sıradan vatandaşlarının başının belası olmuş durumda. Şirketlerden ve servetten doğru dürüst vergi almayıp, kamu bütçelerinin büyük kısmını şirketlere teşvik diye dağıtıp elde kalan kısmını da, küresel para satıcıları yani mali sermayeden alınan borçların faizlerini ödemek için kullanan bizim gibi tüm devletlerin en büyük sorunu olmuş durumda. Avrupa özelinde durum, finans ve teknoloji şirketlerinin esiri olmuş, neoliberal elitlerin zorlamasıyla çıkarılan Ukrayna savaşı ve ona bağlı olarak üstlenilmek zorunda kalınan maliyetler ve buna ek olarak artırılan silahlanma harcamaları çok daha karmaşık ve zor. Fransa’da Macron’un, Almanya’da Merz’in ve küresel sistemin yüksek dereceli, koltuklarında oturanların pek çoğunun, mali sermaye ve teknoloji şirketlerinden getirilerek siyasete sokulmuş ve bu koltuklara oturtulmuş olmaları , Draghi, Christine Lagarde, Ursula von der Leyen ya da Mark Rutte ya da Jens Stoltenberg gibi “küresel yönetimin” yeni asilleri olarak bir koltuktan diğerine atlamaları tesadüf değil anlayacağınız.
2008 krizi sonra Merkez Bankları eliyle ortalığı karşılıksız paraya boğan hükümetlerin elinde, bütçeleri denkleştirerek, karşılıksız parayla kendilerinin yarattıkları enflasyonu önlemek için kalan tek silah, bütçedeki sosyal harcamaların kısılması. Macron’un yaptığı, Merz’in açıkça söylediği gibi kamu hizmetlerinin budanması, sosyal devletin, ortadan kaldırılması yani halkın fakru zaruret içine düşürülmesi, ekonomik olarak yok edilmesi. Daha açık ifadeyle söylersek, Para Satıcılarının yani mali sermayenin borçlarını ödemek için vatandaşın soyulması. Son günlerde Fransa’da ve Endonezya’da yaşanan olayların nedeni de bu. Bizde Mehmet Şimşek tarafından yürütülen programın, tüm kamu hizmetlerine, vergilere, harçlara yapılan zamların nedeni de aynı. Bizde bu konuların gündemde olmaması, siyasetin “cambaza bak” oyunlarının gölgesinde kalması, aynı sorunların, belki misli şekilde ülkemizde de yaşanmadığı anlamına gelmiyor.
Soyulmaya itiraz ettiğinizde ise gazı, dayağı ve hapse atılmayı göze almış olmanız gerekiyor. Çünkü, borç faizleri ve sermayeye teşvikler nedeniyle verilen bütçe açıklarına “çare” olarak, her şeyden, eğitimden, sağlıktan kesen devlet, vatandaşın, devletler ve şirketler tarafından, hayatın her alanında kullanmaya zorlandığımız diğital sistemlerce istisnasız her anımızı fişlemek için yapılan harcamalar -yerseniz bizim güvenliğimiz için- ve kolluk güçlerinin ihtiyaçları konusunda her zaman çok bonkör olabiliyor. İşin diğer yanı, kamu harcamaları kısılsın, sosyal harcamalar azaltılsın, eğitim, sağlık, emeklilik dahil her şey özelleşsin diye televizyonlarda, internet sitelerinde ahkam kesen piyasa muhiplerinin, hiçte şaşırtıcı olmayan şekilde bu konuda azıcık dahi olsa sesi çıkmıyor, çıkamıyor olması. Bu durum, söz konusu ülke Fransa, Almanya, Japonya, ABD, Tayland, Endonezya, Mısır, İsrail ya da Türkiye olsun hiç değişmiyor. Gelişmiş demokrasiler diye tanımlananlarla diğerleri arasındaki temel, belki de tek fark, gelişmiş denilenlerin, mali sermaye ve teknoloji şirketleri işbirliğinin siyasi operasyonlarının doğrudan hedefi olmaması, tam tersi olarak, sistemin kazananı/gerçek sahibi mali sermaye ve teknoloji şirketlerinin, günümüzde bağımsızlığı ya da egemen olduğu tartışılır hale gelmiş ulus devletler üzerindeki gücünü koruma misyonunun, ulusal ve küresel düzlemde siyasi yürütücüsü olmaları.
Sonuç olarak, yine her zaman söylediğim bir şeyi tekrar edecek, dış borcun yalnızca parasal/ekonomik bir sorun olmadığını, ekonomik olmaktan çok, ağır siyasi bedelleri olan bir ulusal güvenlik sorunu olduğunu bir kez daha ifade edeceğim. Belki, günümüz Türkiye’sinde yaşanan şeylere, Terörsüz Türkiye adı altında yürütülen açılım masalarına, bir kez de bu gözle bakmak, bu gözle değerlendirmek istersiniz.
Teşekkürler. Faiz,borsa, döviz, vergi ekonomi değildir. Ekonomi insandır, yaşamdır. Emeklerinize sağlık.