Muharrem Karanfilci yazdı…
Bir süredir dünyanın farklı coğrafyalarında benzer siyasal refleksler ortaya çıkmaktadır. Seçimle iş başına gelen iktidarlar, daha merkezi, daha güvenlikçi ve daha kapalı bir yönetim tarzını benimsemektedir. Sağ ideolojiler yalnızca iktidara gelmemekte; iktidarda kalıcılaşmaktadır. Bu durumu tek tek ülkelerin iç dinamikleriyle açıklamak artık yetersizdir. Karşımızda küresel bir eğilim vardır ve dünya bir sağ sarmalın içine girmiştir. Buna hâlâ “geçici bir dalga” diyenler ya kördür ya da bu dalganın içindedir.
Bu sarmal çoğu zaman “istikrar”, “güvenlik”, “milli çıkar” ve “geleneksel değerler” söylemleriyle başlar. Ancak her turda demokrasi biraz daha daralır, kamusal alan biraz daha küçülür, muhalefet biraz daha “tehlikeli” ilan edilir. Sağ yönetimler, krizi yönetme iddiasıyla ortaya çıkar; fakat kriz, kısa sürede iktidarın en verimli yakıtına dönüşür. Sandıklar kurulur ama irade daralır.
Geldiğimiz noktada ekonomik eşitsizlikler derinleşmekte, göçler artmakta, iklim krizi yaşamı tehdit etmekte, savaşlar sınır tanımamaktadır. Bu karmaşık sorunlara karşı toplumlar hızlı ve net çözümler beklemektedir. Sağ siyaset tam da burada devreye girer. Karmaşık sorunlara basit düşmanlar, çok aktörlü problemlere tek merkezli çözümler önerilir.
“Özgürlük” yerine “düzen”, “çoğulculuk” yerine “birlik”, “hak” yerine “sadakat” öne çıkarılır. Böylece siyaset, yurttaşların ortak aklıyla değil; korkularıyla şekillenir. Sağ sarmalın en tehlikeli yönü de burada başlar. İnsanlar hak kaybını, güvenlik kazanımı sanmaya başlar.
Bugün dünyayı yöneten şey ideoloji değil, korku siyasetidir. Sağ iktidarlar halkları ikna etmez; onları alıştırır. Önce bir “tehdit” gösterir, sonra o tehdide karşı kendi otoritelerini tek çare olarak ilan ederler. Güvenlik adı altında özgürlük budanır, düzen adı altında itiraz suç sayılır.
Sağ sarmalın en tehlikeli yanı şudur: Her şey yasal görünür. Parlamento vardır ama etkisizdir. Yargı vardır ama suskundur. Medya vardır ama aynı manşeti atar. Seçimler yapılır ama seçilebilecek olanlar çoktan filtrelenmiştir.
“Bu bir diktatörlük değildir” denir. Zaten sorun da budur. Bu çağın otoriterliği üniforma giymez, anayasayı yırtmaz, kapıyı çalmaz. İçeri davet edilir.
Bugünün sağı, “muhafazakâr değerler” anlatısını çoktan aşmıştır. Sağ artık bir yönetim algoritmasıdır:
– Krizi sürekli kıl,
– Toplumu tehdit algısıyla hizaya sok,
– Muhalefeti gayrimeşru ilan et,
– Devleti iktidarla özdeşleştir,
– İtaati erdem, itirazı ihanet say.
Bu model ABD’den Avrupa’ya, Latin Amerika’dan Asya’ya kadar aynı şekilde işlemektedir. Ülke isimleri değişir, refleksler değişmez. Bu tablonun temelinde, sağ yönetimlerin tercih edilmesinin ardında, insanların sahip oldukları özgürlük ve konfor alanlarını kaybetme korkusu yatmaktadır. Bu durum bir bakıma algı yönetimidir. Milliyetçi ve korumacı bir dille kurulan sağ söylem, seçmen üzerinde “küresel tehditlere karşı bizi ancak bu yönetir” algısını üretmektedir.
Hatta eşitlik, demokrasi, insan hakları, hayvan hakları ve emek gibi sol ilkeleri benimsemiş partiler bile bu sağ sarmal karşısında politikalarını sağa doğru yaklaştırmak zorunda kalmıştır. Seçmen üzerinde yaratılan algı ve oy kaygısı, sol partileri bu çizgiye doğru evirmiştir.
Sağ sarmal içinde hareket eden partiler ve ülkeler, bir süre sonra bu baskın politikalar karşısında çıkar ilişkileri bakımından mutlaka kesişecektir. Dünyada bitmeyen savaşlar bunun en açık göstergesidir. “Büyük balık küçük balığı yutar” anlayışı gibi faşizan yaklaşımlar, halklar üzerinde yaratılan algılar yoluyla eninde sonunda kendi sonlarını da hazırlayacaktır. Süregelen savaşlar, küresel kutuplaşmaları derinleştirerek dünyayı yeni savaşların eşiğine sürüklemektedir.
Hâlâ “seçimle gelir, seçimle gider” diyerek kendini avutmak isteyenler için kötü bir haber var: Sağ sarmal, sandığı bir çıkış yolu değil, bir kilit hâline getirecektir. Şimdiden bile kurallar değişmekte, sınırlar daralmakta, alanlar kapatılmaktadır. Geriye sadece biat ile sessizlik arasında bir tercih kalmaktadır. Bu tablo iyi günlerin habercisi değildir. Bu noktada susmak tarafsızlık değildir; susmak, sarmalı hızlandırır.
Bugün mesele sağ mı sol mu değildir. Mesele şudur: Toplumlar yönetilmek mi istiyor, yoksa yurttaş kalmak mı?
Tarih göstermektedir ki hiçbir sarmal sonsuz değildir. Ancak çıkış otomatik de değildir. Demokrasi kendiliğinden geri gelmez, özgürlükler bekleyerek kazanılmaz. Sağ sarmaldan çıkış; yeni bir kamusal dil, yeni bir toplumsal dayanışma ve cesur bir kültürel karşı koyuş gerektirir.
Bugün mesele yalnızca sağın yükselişi değil; toplumların buna ne kadar razı olduğudur. Asıl soru şudur: Güvenlik adına ne kadar özgürlükten vazgeçmeye hazırız?
Çünkü sağ sarmal kırılmazsa, yarın itiraz edecek bir zemin bile kalmayacaktır. O gün geldiğinde herkes aynı soruyu soracaktır:
“Biz nasıl bu hâle geldik?”
Otoriterlik kendiliğinden düşmez; ona direnilmediği sürece büyür.
Ne dersiniz, çok mu erken sustuk?
Şiket/Sermaye,yüzlerce yıl, zıttı olan demokrasi/ solculuğu kullanıp,insanı ,vatadaşı morfinledi,sonunda akla kara karıştı ,faşist /emperyalist sistem insanlığı paramparca etti.Ulus devlet bilinci, tekrar yaşamda sağcı-solcu bölünmesini, insanlık,eşitlik,doğa bütünleşmesine çevirirse emperyalizm/ savas ve sermaye yenilecek,büyük insanlık kazanmaya başlayacak.
Çok istememe rağmen, çok iyimser düşünmüyorum bu konuda. Dibe vurmadan insanlık tekrar bu vahşi talandan vazgeçmeyecek gibi duruyor