Muharrem Karanfilci yazdı…
Haritalar üzerinde çizilen ince kırmızı hatlar, bazen bir sabah füze rotasına dönüşür. İran ile ABD–İsrail hattında büyüyen savaş, her zamanki gibi yalnızca savaşanları değil, bütün coğrafyayı sarsan bir dalga yaratıyor. Türkiye ise bu dalganın tam da kıyısında duruyor.
Son günlerde Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan füze düşmeleri ve hava savunma sistemlerinin devreye girmesi, meselenin artık yalnızca televizyon ekranlarından izlenen uzak bir kriz olmadığını gösteriyor. Savaşın jeopolitiği, sınır tanımayan bir fizik kuralı gibi çalışır. Bir yerde patlayan gerilim, er ya da geç çevresindeki herkesi etkiler.
İran’dan İsrail’e ya da Doğu Akdeniz’e uzanan balistik hatların hemen kuzeyinde Türkiye bulunuyor. Irak, Suriye ve Doğu Akdeniz üzerinden geçen bu hat, askeri stratejilerde adeta bir “geçiş koridoru” işlevi görüyor. Bu yüzden Türkiye savaşın tarafı olmasa bile, savaşın haritasında yer alıyor. NATO radarlarının ve erken uyarı sistemlerinin Türkiye’de bulunması da bu gerçeği daha görünür kılıyor.
Elbette NATO’nun düşürdüğü füzeler güvenlik açısından önemli olabilir. Ancak başka bir soru da akıllara gelmiyor mu? Bir ülkenin savunma inisiyatifinin başka güçlerin reflekslerine bağlı olması, gerçekten güven verici midir? Doğru olan bu mudur?
İşte bu yüzden Türkiye’nin hava sahasına giren ya da topraklarına düşen her füze yalnızca askeri bir olay değildir; aynı zamanda siyasi bir mesajdır. “Nasıl olsa bir şey olmadı” demek, bir daha olmayacağı anlamına gelmez.
Çünkü bazen bir füze bir şehri değil, bir psikolojiyi hedef alır. Bir füzenin amacı kimi zaman askeri sonuç üretmekten çok siyasi bir sınamadır. “Bakalım ne olacak?” diyerek sorunu ertelemek ise çoğu zaman bir çözüm değil, bir zafiyettir. Asıl soru şudur: Bu füzelerden biri gerçekten Türkiye’ye düşerse planımız ne olacak? Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorulardan biri tam olarak budur.
Bir diğer soru ise daha derindir: Hava sahasına giren füzeler gerçekten teknik bir hata mı? Yoksa bölgesel aktörlerin Türkiye’nin tepkisini ölçtüğü bir jeopolitik yoklama mıdır? Ya da Türkiye’yi savaşın içine çekmeye çalışan daha büyük bir planın parçası mı?
Sorular farklı olabilir. Ancak cevap tek olmalıdır: Türkiye savunma inisiyatifini mutlaka kendi elinde bulundurmalıdır.
Ortadoğu’nun karmaşık denkleminde Türkiye, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet sayesinde benzersiz bir yerde durmaktadır. Aynı anda hem Batı’nın güvenlik mimarisinin parçası hem de bölgesel diplomasinin önemli aktörlerinden biridir. Böyle bir ülkenin büyük bir bölgesel savaşın tamamen dışında kalması ise çoğu zaman kolay değildir. Çünkü savaşların doğasında genişleme vardır.
Başlangıçta sınırlı görünen çatışmalar zamanla yeni cepheler açar. Dün yalnızca İran ve İsrail konuşulurken bugün Lübnan, Yemen ve Doğu Akdeniz konuşuluyor. Yarın bu listeye başka ülkelerin eklenmeyeceğini kimse garanti edemez.
Bu yüzden Türkiye için asıl mesele yalnızca bir füzenin düşmesi değil, savaşın mantığını doğru okumaktır. Savaş tarafsız alanları sevmez.
Çatışmalar büyüdükçe ülkelerden daha net pozisyonlar talep edilir. Diplomatik alan daralır, askeri refleksler genişler. Bir süre sonra savaşın dışında kalmak bile başlı başına bir stratejiye dönüşür. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sınav tam da budur: Bu yangının dışında kalabilmek.
Görünen o ki küresel güçlerin hesapları her zaman planlandığı gibi işlemiyor. Savaşın genişletilmesi için yeni aktörler arandığı açıkça görülüyor. İlk etapta bazı Kürt gruplarının bu denklemde kullanılabileceği düşünülmüş olabilir. Ancak bunun yeterli olmayacağı anlaşılınca Azerbaycan ve Türkiye gibi ülkelerin de denkleme dâhil edilmesi yönünde hesaplar yapıldığı açıktır. Emperyal hesaplar tutmamış, pabuç pahalı gelmiştir.
Fakat bu tür planlar çoğu zaman coğrafyanın gerçeklerini yeterince bilmeyen siyasetlerin ürünüdür. Örneğin İran’da milyonlarca Türk’ün yaşadığı gerçeği çoğu stratejik hesapta göz ardı edilmektedir. Bölgenin sosyolojisini hesaba katmadan yapılan planlar çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.
Son yıllarda Türk dış politikasında sert söylemler ve yüksek tonlu mesajlar sıkça duyulmuş olabilir. Ancak gerçek savaşlar başladığında devletlerin refleksleri değişir. Çünkü savaş sloganlarla değil, sonuçlarla ilgilenir.
Bir füzenin düştüğü yerde ideolojik tartışmalar değil, güvenlik hesapları yapılır. Bir kriz anında televizyon ekranlarında yükselen sesler değil, diplomasi konuşur. Çünkü devletlerin matematiği farklıdır.
Türkiye yalnızca Avrupa ile Ortadoğu arasında bir köprü değildir; aynı zamanda krizlerin geçiş noktasıdır. Enerji yolları burada kesişir, göç yolları buradan geçer, askeri stratejiler bu coğrafyayı hesaba katmadan yazılamaz. Bu yüzden Türkiye için en akıllıca politika çoğu zaman en sade olanıdır: Savaşın dışında kalmak.
Bu kolay bir tercih değildir. Çünkü savaş zamanlarında tarafsız kalmak bazen taraf olmak kadar zor olabilir. Baskılar artar, beklentiler yükselir, müttefikler daha açık tavırlar talep eder. Ama Ortadoğu’nun yakın tarihi bize defalarca aynı gerçeği gösterdi: Bu coğrafyada savaşların kazananı yoktur.
Irak savaşı kazanan üretmedi.
Suriye iç savaşı kazanan üretmedi.
Yemen’deki çatışmalar kazanan üretmedi.
Hepsi geride yıkılmış şehirler, yoksullaşmış toplumlar ve derinleşmiş düşmanlıklar bıraktı.
Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey ise çok daha basittir: Soğukkanlılık… Savunma gücünü kendi iradesiyle güçlendiren, diplomasiyi aklın pusulası yapan ve Cumhuriyetin kurucu ilkelerine yaslanan bir devlet aklı gerekli olandır.
Çünkü bazen en büyük güç savaşa girmemektir.
Ve unutulmamalıdır:
Savaşların ortasında akıllı devletler kahramanlık aramaz; hayatta kalmanın yolunu arar.
Suriyeyi elleriyle soykırımcı ABD ve İsrail’e veren, bunu yaparken de biz kazandık diyen, savaş tamtamları kapımızda çalaeken savaş olacağını düşünmüyorum diyebilecek kadar öngörüsüz insanlara makam veren, her zaman ezilenin yanında yer almış Türk kültürüne rağmen, pedofil, sapık ve bebek katillerinin ağzıyla konuşan makam sahibi insanların ve medyanın olduğu “yeni” Türkiyemiz elbette tarafsız kalacaktır.