Ahmet Müfit yazdı…
Ekonominin, yabancı para (döviz) bağımlılığının, dışarıdan sürekli yabancı para girişini zorunlu kılıyor olmasının doğal sonucu olarak, ihtiyaç duyduğunuz bu paranın gelmesini sağlamak için, bu paraya “uygun” bir gelir sağlamayı yani faiz ödemeniz/ödemeyi vaat etmeniz gerekiyor.
Sağlamayı taahhüt edeceğiniz “uygun gelir” yani ödemeniz gereken faizin ne olduğunu belirleyen şey, ihtiyacınız olan paranın miktarı ve aldığınız parayı faiziyle ve zamanında ödeme “potansiyeliniz” yani “kredi riskiniz”. Aldığınız borcu geri ödeme konusunda herhangi bir risk söz konusu değilse daha düşük, geri ödeme riski olduğunda ya da öyle düşünüldüğünde ise daha yüksek faizle borçlanıyorsunuz/borçlanabiliyorsunuz.
Borcunuzu geri ödeme “potansiyelinizi” ya da geri ödeyememe riskinizi ölçüp, küresel düzeyde para satanlara rapor edenler ise herkesin bildiği, piyasacıların “kurum” diyerek yüce karar vericiler olarak tartışmasız bir konuma yükselttikleri, ağırlıklı olarak ABD sermayeli, ABD yasaları ile yetkilendirilmiş, ABD siyasetiyle içli dışlı özel şirketler. En bilinenleri, Standart&Poor’s, Moody’s, Fitch Ratings.
Basit bir şekilde ifade edersek, bu şirketlerin ülkeniz için verdiği not, ülkenizin “risk primini (Credit Default Swap), yani alacağınız borca karşılık olarak küresel düzeyde, o an itibariyle geçerli reel faiz oranının üzerine eklenecek ekstra faizi belirliyor.
An itibarıyla Türkiye’nin 5 Yıl vadeli borçlanmaya esas Kredi Risk Puanı 236,86 (Bu rakamın, ekonominin bu hale gelmesinin birinci dereceden sorumlusu Mehmet Şimşek tarafından, büyük bir başarı olarak görüldüğünü ve “Bütün bu dış, iç şoklarının yaşandığı dönemde bizim verdiğimiz tepki doğruydu ki bugün enflasyon düşmeye devam etti. Ülkenin risk primi düştü. Bu sabah itibarıyla Türkiye’nin risk primi 244 ile son 5 yılın en düşük düzeyinde.” sözleriyle, mutlu bir haber olarak kamuoyuna açıklandığını da belirtelim) bu puanla, risk pirimi 378,01 olan Mısır’ın ardından dünya ikincisiyiz.
Bunun anlamı, aldığınız her bir borç için, risk pirimi 7,25 olan Almanya’dan, 34,84 olan Çin’den, 70,71 olan Endonezya’dan, 72,38 olan İsrail’den, 86,47 olan Hindistan’dan, 125,89 olan Brezilya’dan, 145,59 olan Güney Afrika’dan daha hatta çok daha fazla faiz ödemeyi vaat/taahhüt etmek zorunda olduğumuz.
Daha önce de birçok kez ifade ettiğim gibi, bu vaat/taahhüt de tek başına, ihtiyaç duyulan yabancı paranın (dövizin) gelmesi için yeterli değil. Örneğin, küresel sistemin çıkarları yerine ülke çıkarlarını öncelediğiniz bir noktada, bu risk priminin şantaj ya da tehdit olarak da karşınıza çıkabileceğini bilmeniz, siyasi bağımsızlık talebiniz/ısrarınızla, risk priminiz arasında negatif bir ilişki olduğunu da hatırda tutmanız gerekiyor.
Gelelim, bu noktaya kadar finansman ve finansmana erişimin, parayı satanlarca dayatılan koşullarına ilişkin söylediğimiz şeylerin, gerçek ekonomiye yani üretime, enflasyona, dış ticaret hadlerine, sonuç olarak ülkenin bağımsızlığı ve halkın refahına etkisinin ne olduğu konusuna.
Dışarıdan alınacak borç karşılığı olarak, daha yüksek risk pirimi yani faiz ödemek durumunda kalıyor olmanızın üretim, enflasyon ve tabi ki dış ticaret hadlerine etkileri açısından bir tek anlamı var. Aynı malı üretmek amacıyla yurt dışından borç aldığınızda, aynı malı üreten rakibiniz olan ve risk primi sizden düşük olan diğer ülkelerden, risk priminizin faiz karşılığı kadar daha ucuza üretmeyi becerebilmenizin yani “verimli” olmanızın gerektiği.
En yaygın şekliyle “verimlilik” kavramını, “doğru ürün/hizmetin, doğru zamanda doğru miktarda en az maliyetle, alıcının beklentilerini karşılayacak ve daha yüksek katma değer yaratacak biçimde insan kaynaklarını da gözeterek çevreye zarar vermeden üretilmesi” olarak tanımladığınızda, bizim gibi, gerek teknoloji/tasarım yani bilgi ve yaratıcılık, gerek aramalı ve hammadde ve gerekse tüm bunlara sahip olabilmek için olmazsa olmaz olan finansman açısından dışa bağımlı olan ve bu finansman yani borç karşılığında, rakiplerine göre daha yüksek risk pirimi ödemek zorunda olan bir ülke için verimli olmanın tek yolunun katma değeri yüksek üretim yapmak olmadığı açıktır.
O zaman, “verimli olabilmek” için sizin yapabileceğiniz ilk şey de, sözde verimlilik kriterleri içerisinde sayılan insan kaynakları ve çevreden fedakarlık etmek, halkın refahı için kullanılması gereken vergileri, şirketleri “rekabet edebilir şekilde ayakta tutmak”, desteklemek için kullanmak yani halkın refahından kesmek, sosyal harcamaları azaltmak, kamu hizmet alanını daraltmak -vatandaşı, müşteri yapmak- ücretleri reel olarak düşürmek oluyor. Ancak bu da yeterli olmuyor, ek olarak doğayı, yer altı ve yer üstü kaynakları -çevreyi, suyu, ormanları, tarım alanlarını, maden kaynaklarını- bu uğurda yani yerli ya da yabancı sermayeli olduklarına bakmadan, özel sektörü verimli kılabilmek için feda etmeniz gerekiyor. İktidar’da, Cevdet Yılmaz, Mehmet Şimşek ikilisinin dümeninde olduğu ekonomik programla aynı şeyi yapıyor. Reel ücretleri düşürürken, özel sermayeye yani şahıslara ait şirketlere olan destekleri artırıyor, çevreyi, ormanları, suları bu uğurda feda ediyor, milletin ortak malını şirketlere veriyor.
Bloomberght internet sitesinde 15 Eylül tarihinde yayınlanan ve onca siyasi kakofoni içerisinde kimsenin pek de dikkatini çekmeyen, “2026-2028 döneminde kamu yatırımları, özel kesim yatırımlarını destekleyecek” başlıklı haber tam da bu konuyla ilgili. Haberin içeriğine baktığınızda söylenen şey, esas olarak vatandaşın vergilerinden ve bedelini gelecek kuşakların ödeyeceği, borçlardan oluşan “kamu kaynaklarının”/devlet bütçesinin, esas olarak özel sektör yani şahıslara ait şirketlerin yatırımlarını desteklemek amacıyla yani özel sektörün daha verimli kılınması için kullanılacağı. Zaten öyle değilmiydi, ne değişti demek mümkün ama durum tam da öyle değil.
Yeni düzenlemeyle bir adım daha ileri gidiliyor. Yapılan şey, bütçeden sosyal harcamalara yani eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, doğanın, çevrenin, su kaynaklarının korunmasına ayrılan payın daha da düşürüleceği. Bütçenin, artık vatandaşın doğrudan refahı, esenliği için değil, şirketler ve para satıcılarının talepleri, onların desteklenmesi için kullanılacağı. O yüzden yok bütçe hakkıymış, yok vergiler baraj, yol, vb kamu hizmeti olarak geri dönermiş, hepsi hikaye. Hali hazırda, zaten geçmişte vatandaşın vergileriyle yapılan neredeyse her şey de (barajlar, fabrikalar, yollar, köprüler, elektrik hatları dahi yerli yabancı para babalarına, babalar gibi satılmış durumda.
Sonuç olarak, günümüzde devlet artık kimsesizlerin kimsesi değil, yerli yabancı şirketlerin hamisi. Sadece bizde değil, dünyada da durum bu. Neoliberal küreselleşmeci dünya düzeni projesi, 1970’lerden itibaren inşa edilmeye başlanılıp 1989 tarihinde resmen açıklanan Washington Uzlaşısı ile ABD’nin liderliğinde kurulmasına karar verilen “kurallara dayalı dünya yönetişim sistemi” ya da gölge CIA diye anılan Stratfor’un kurucusu George Fridman’ın da dediği gibi, ABD liderliğindeki Dünya İmparatorluğu projesi, neresinden tutsanız orasından dökülüyor.
50 yıla yaklaşan, ulus devletleri yok edip, yerine imparatorluk kurma rüyasının sonunda gelinen noktada, eskiden en azından ahlaki zorunluluk olarak zenginden alıp fakire veren ya da vermeye çalışan, veriyormuş gibi yapan devletler, fakirden alıp zengine verir ve bunu da marifet gibi söyler hale gelmiş durumda. Dünyanın neredeyse her yanı Nothingham Şerifi’nin ülkesine benzer bir hal almış durumda ve işin kötüsü, an itibarıyla Robin Hood’da ortada görünmüyor.
Bizim gibi ülkelerde ise bu durumun çok daha vahim olduğunu, siyasi bütünlüğü de riske atacak düzeyde tam bir yıkıma dönüştüğünü söylemek mümkün. Esas önemli olan ise tüm dünya gibi bizde de, bütün bunların sıradan insanların gözü önünde, sıradan insanların verdiği oylarla, oylarıyla verdikleri siyasi onayla yani bir demokrasi tiyatrosu dekorunda gerçekleşmiş olması.
Son olarak, 2025 Ocak ayı bütçe gerçekleşmelerine göre, devlet bütçesinden, borç para faizi olarak ödenen miktarın, piyasacıların, bütçe denkliğine engel olarak gördükleri personel giderlerinin yarısına ulaşmış olduğunu, ancak hiçbir piyasacının, kendi vatandaşı yerine, dışarıya ödenen faizden şikayetçi olmadığını da ilave edip, Sosyal Güvenlik Bakanı Işıkhan’ın, yazıyı bitirdikten sonra görüp, okuduğum, aslında tüm yazdıklarımın özeti olan, “Sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğini sağlamak, finansal koşulları desteklemek önemli. Almanya ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde tasarruf tedbirlerine doğru bir gidişat var. Tasarrufu nereden sağlayacaksınız? Sosyal yardımlardan, emekliler ve asgari ücretlilerden keseceksiniz ki bütçenizi dengeleyebilesiniz.” şeklindeki açıklamasıyla bitireyim.
https://tr.investing.com/rates-bonds/world-cds
https://www.veryansintv.com/yazar/ahmet-mufit/kose-yazisi/youtuber-babacanin-programinda-hadsizlik
https://ms.hmb.gov.tr/uploads/2025/02/2025-Ocak-Aylik-Butce-Gerceklesme-Raporu-1.pdf