Muharrem Karanfilci yazdı…
Türkiye, Osmanlı dönemine ait milletin kanını emen kapitülasyonlardan, bir kesimin her fırsatta saldırdığı, Lozan Barış Antlaşması ile kurtulmuştur. Eskiden tarih ders kitaplarında “Kapitülasyonların Kaldırılması” başlığı adı altında okutulduğu zaman, bir başarı hikâyesi ve onur vesilesi olarak algılanırdı. Ve öyleydi.
Peki, bu kapitülasyonlar neydi?
Kapitülasyonlar; bir devletin, başka bir devlete kendi toprakları üzerinde tanınan idari, ekonomik, adli vb. imtiyazların tümünü kapsamaktadır.
Osmanlı döneminde kapitülasyonlar, diğer ülkelerle karşılıklı olarak yapılmış olsa da ekonomik gücü daha iyi olan ülkenin lehine olduğu için, Osmanlı Devleti bundan büyük zarar görmüştür.
Bugüne geldiğimizde ise bu kapitülasyonlar, tek taraflı olarak verilmeye başlanmıştır. Bu, Türk milletinin ileride başına örülecek çorabın en büyük göstergelerinden biridir. Tek taraflı imtiyazlar asla kabul edilemez.
Kapitülasyon temeline bakıldığında ve evrensel adalet çerçevesinde değerlendirildiğinde, zaten bir ülkenin prestiji ve uluslararası saygınlığı için büyük bir engel teşkil eder. Düşünün ki; bir ülkeye ayrıcalık tanıyorsunuz, diğer bir ülkeye “olmaz” diyorsunuz. Bu, sizinle ekonomik anlamda dahi olsa diğer ülkelerin size yaklaşımını değiştirmez mi? Bu durumu pazarlık konusu yapmazlar mı? Ülke saygınlığı nerede kaldı?
Evet, Amerika’ya tanınan imtiyazlardan bahsediyorum.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ulak oğlan Junior Trump ile İstanbul’da gizli gizli görüştükten sonra, Birleşmiş Milletler toplantısına katıldı. Toplantıdan sonra baba Trump’a uçtu. Amerika Birleşik Devletleri’ne giderken, uygulanan gümrük vergilerinin kaldırıldığını açıkladı.
Diğer ülkelerden gümrük vergisi alacaksınız ama ABD muaf olacak. Kendi milletinizi çeşit çeşit yüksek vergilere boğup, verginin de vergisini alacaksınız ama ABD muaf, öyle mi? Bunun adı ekonomik kapitülasyon değil de nedir?
Görüşmeler esnasında Trump; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, “Rahip Brunson’ı istedim, bana verdi.” dedi. Rahip Brunson, casusluk yaptığı gerekçesiyle 35 yıl ceza istemiyle yargılanmış ve hapsedilmişti. Bu açıkça Türk yargısına müdahale anlamını taşımaktadır. Türk mahkemelerini aşağılamaktır. “Sizde kanun yok.” demektir. ABD’ye adli alanda da ayrıcalık tanımaktır.
Trump, Rusya’dan aldığımız gaz ve petrole de el attı. “Rusya’dan petrol ve gaz almayın, benden alın.” diyerek, “Erdoğan, dediğimi yapacaktır.” söylemlerinde bulundu. Bizim nereden, ne alacağımıza başkaları karar veriyorsa, bu düpedüz iç işlerine müdahaledir.
Bir de “Ruhban Okulu” meselesi var. Okul yeniden açılacak. Eğer okul tekrar açılırsa, yeniden Hristiyan din adamları yetiştirmeye başlayacak. Müslüman ülkesinde salyangoz satılmaya başlanacak. Ne dersiniz, yakında misyonerlik faaliyetleri de serbest bırakılır mı?
Peki, Türkiye bu görüşmelerden ne aldı? Çantada ne ile dönüldü? Hatırlarsanız, S-400’leri alarak F-35 sisteminin dışına itilmiştik. F-35’ler için yapılan onca yatırım ve ortaklık, ABD’nin yaptırımları ile çöp olmuştu. Şimdi kaybettiklerimizi geri almak için, bu kadar imtiyaz veriyoruz. Peki, alabilecek miyiz? İsrail lobisinin kuvvetli olduğu Senato kabul ederse, evet… Yani Trump istese dahi, bunun yolu Yahudi meclisinden geçiyor. Sizce mümkün mü?
Amerika’nın düşmanlarına karşı uyguladığı CAATSA yaptırımları arasında bulunan ülkemiz, 2017’de Senato’nun 98-2 oy oranı ile kabul edilmişti. Yani ABD, Senato kararı ile Türkiye’yi düşman ülke olarak ilan etmişti. Elbette bu kararın alınmasında yine Yahudi lobisi etkili olmuştu. Şimdi Senato sizce bu kararı kaldırır mı?
Yani anlayacağınız: Hep vaat, hep vaat… Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı methiyeler düzerek karşıladı, methiyeler düzerek de uğurladı. Dostum Trump’ın dostluğu, Kissinger’in de dediği gibi;
“ABD’nin düşmanlığı tehlikelidir ama dostluğu ölümcüldür.” sözünü bir daha düşünmemizi gerektirmez mi?
Filistin hiç konuşulmazken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a meşruiyet verme işi konuşuldu. Bu size de ayıp bir şey gibi gelmedi mi? Bir Türk vatandaşı olarak, hangi partiye oy atarsanız atın, aynı statüde olan birinin, diğerine meşruiyet vermesi, sizin de onurunuzu kırmadı mı?
Yine, “Seçim hilelerini en iyi Cumhurbaşkanı Erdoğan bilir.” derken, seçimlerimizin hileli olduğu vurgusu mu yapıldı? İki ülke arasında böyle görüşme olur mu? Köy kahvesi mi burası? Devlet ciddiyetinden uzak, böyle görüşmelerin sonunun nereye varacağı belli değil mi?
Kısaca Trump, istediğini Erdoğan’a meşruiyet vererek fazlasıyla aldı. Hatta o kadar memnun oldu ki Erdoğan’ın altından sandalyesini bile çekti. Çekilen sandalye midir, yoksa Türk milletini darağacına götürecek sehpa mıdır, bunu zaman gösterecek.
Zamanın gösterdiği tek gerçek ise;
Halkın iradesi ile gerçekleşecek olan,
Tam Bağımsız Türkiye’dir…
18 Mayıs 1919 yılına geri döndük. Yeniden Kurtuluş Savaşı durumlarına geri döndük.
Köy kahvesinde bile böyle sözler kavga çıkarır…